Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin

YCGK Kararları Koleksiyonu




Zeki KIRŞAN
Koleksiyoner
Koleksiyon Tarihi ve Numarası :
5.2.2016 / 59


Dolandırıcılıknun zincirleme şekilde işlenmesi

Özet:

Sanığın ilk haksız yararları elde ettikten sonra yeni bir hileli davranışa yönelmeden, katılanlardan telefonla rapor ve elbise paralarının geriye kalan kısımlarını istemesi hileli davranış niteliğinde olmayıp, sanığın katılanlarla yapmış olduğu telefon görüşmeleri de tek başına aldatıcı nitelikte değildir. Esasen, sanığın kendisini dernek çalışanı olarak tanıtıp, derneğin yaka kartını boynuna takarak sosyal inceleme raporu hazırlıyor görüntüsü altında ve dernekten katılanlara yardım edileceğine ilişkin hileli davranışlarını sahneye koymadan katılanlardan rapor ve elbise parası adı altında para istemesi durumunda bu isteğin kabul görmeyeceği tartışmasızdır. Diğer bir ifadeyle sanığın en baştaki hileli davranışları olmasa sonradan yapılan telefon görüşmelerinde basit yalandan ibaret sözlerden hareketle katılanların para göndermeleri söz konusu olmayacaktır. Bu durumda da ilk dolandırıcılık suçundan bağımsız bir dolandırıcılık suçunun oluşmadığı ve zincirleme suç hükümlerinin uygulanmayacağının kabulü gerekmektedir. Buna göre, sanığın, yeni bir hileli davranışta bulunmadan başlangıçta hedeflediği ve katılanlardan almak istediği miktarı alabilmek için telefonla katılanlardan rapor ve elbise parası adı altında para isteyip haksız yararlar elde etmesi, yeni bir dolandırıcılık suçunun sonucu olarak elde edilen yararlar olmayıp, sanığın ilk başta oluşturduğu ve katılanları yanıltan hileli davranışların sonucu oluşan neticeler olup gerçekleşme şekli ve eylem bütünlüğü içinde tek bir dolandırıcılık suçunun oluşturduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Bu halde TCY’nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulama yeri bulunmamakta ise de bu husus TCY’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.


Kanun No:5237   Madde No:43   Fıkra:Tümü


T.C.
Yargıtay
Ceza Genel Kurulu

Esas No:2011/420
Karar No:2012/249



Dolandırıcılık suçundan sanık Tayfur’un;

Katılan Dursun’e yönelik eyleminden TCY’nın 158/1-d, 43 ve 52/4. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis ve 1.320 Lira adli para,

Katılan Ramazan’a yönelik eyleminden TCY’nın 158/1-d, 43 ve 52/4. maddeleri uyarınca 2 yıl 8 ay hapis ve 2.400 Lira adli para cezalarıyla cezalandırılmasına, cezalarının TCY’nın 58. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, cezaların infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına ilişkin, Bafra Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.01.2010 gün ve 66-165 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 28.09.2011 gün ve 15012-2653 sayı ile;

“…III- Sanık Tayfur müdafiinin sanığın katılanlar Dursun, İlyas , Ramazan , Hasan , Hüseyin ve Osman 'a karşı eylemlerinden dolayı kurulan hükümlere yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;

Dosya içeriğine göre diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak;

…2- Sanığın katılan Dursun'a cezaevine güvenlik görevlisi olarak işe sokacağını ve bu amaçla elbise alacağını söylemek suretiyle, katılan Ramazan'a yardım yapılabilmesi için rapor masrafı adı altında, para almaktan ibaret eylemlerinin her bir katılana karşı ayrı ayrı tek suç olduğu gözetilmeden TCK'nın 43. maddesi uyarınca cezalarda artırım yapılarak fazla ceza tayini…” isabetsizliğinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Daire üyesi H.T. ise özetle; “…Sanığın yoğun suç işleme kararlılığı sonucu değişik tarihlerde daha fazla haksız menfaat elde ettiği dikkate alınarak, TCY’nın 43. maddesiyle cezanın artırılacağını kabul eden mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır” görüşüyle karşı oy kullanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 02.11.2011 gün ve 133270 sayı ile;

“…Yargılama konusu olayda, sanığın, aynı suç işleme kararı ile fakat farklı suç işleme kastı ile katılanlardan Ramazan 'dan ‘dernekten geldiğini, derneğin yardım yapabilmesi için hastaneden rapor alınması gerektiğini, rapor çıkarılması konusunda yardımcı olacağını, ancak bunun için 3.000 TL'ye ihtiyaç olduğunu’ söyleyerek, o tarihte bu katılanın temin ettiği 1.500,00 TL'yi, ardından da 2 gün sonra tekrar para alabilmek amacıyla aynı katılanı telefonla arayıp ‘paranın yetmediğini ve 1.500 TL daha gerektiğini’ söyleyerek, 14.05.2009 tarihinde 500,00 TL ve 15.05.2009 tarihinde ise 250 TL'yi havale yoluyla elde etmek, katılan Dursun'dan ise evine gidip ‘dernek adına geldiğini onu cezaevinde güvenlik görevlisi olarak işe aldıracağını, ancak bunun için 250 TL elbise parası gerektiğini’ söyleyerek, o tarihte cebinde bulunan 30 TL’yi, ardından da zaman zaman telefon açıp ‘tekrar para gerektiğini’ de söyleyerek 06.04.2009 tarihinde 190 TL’yi daha havale yoluyla elde etmek şeklindeki eylemlerine, adları geçen her iki katılan yönünden de mahkemece 5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesinin uygulanmasında yasa ve içtihada aykırılık bulunmamaktadır. Zira her iki olayda da sanığın suç işleme kararlılığı ile iradesini devam ettirerek daha fazla haksız menfaat elde etme amacıyla değişik tarihlerde birden çok hileli hareketleri gerçekleştirmesi itibariyle sanığın suç kasıtlarının yenilendiğinin kabulü gerekeceğinden, zincirleme suç hükümlerinin uygulama yeri bulunmaktadır.

Bu durum ve yargılama konusu bu olaylara dair Samsun C.Başsavcılığı'nın 13.01.2010 gün ve 2010/28 sayılı iddianamesinin kapsamı da dikkate alındığında, tebliğnamemizin (II) no'lu başlığı altında sanığın katılanlar Dursun ve Ramazan 'a yönelik eylemlerinden de, mahkemenin kabulünde olduğu gibi 5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesinin uygulanmasının gerekeceği değerlendirilmekle, Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin bu konudaki aksi kabulünün hukuka aykırı olduğu” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire bozma ilamından 2 nolu bozma nedeninin çıkarılmasına, yerel mahkeme hükmünün katılanlar Dursun Gök ve Ramazan Sobacı’ya yönelik dolandırıcılık suçundan kurulan hükümlerin onanmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

İtirazın kapsamına göre inceleme, sanığın katılanlar Dursun ve Ramazan’a yönelik dolandırıcılık suçundan kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.

Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın katılanlar Dursun ve Ramazan’a yönelik dolandırıcılık eylemlerinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasının olanaklı olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanığın yurt içi ve yurt dışında yardım faaliyetleri yürüten Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin Samsun Şubesine yardım gönüllüsü olarak çalışmak üzere internet üzerinden başvuruda bulunduğu, anılan derneğin genel merkezinden Samsun ve çevresinde yardım başvurularının fazla olması nedeniyle sanığa sosyal inceleme yapma yetkisi verildiği, verilen bu yetki çerçevesinde Bafra ve Alaçam İlçelerinde ikamet edip yardım talebinde bulunanların listesinin sanığa gönderildiği, bu yolla Bafra ve Alaçam İlçelerinde ikamet eden ve yardıma muhtaç kişilerin kimlik ve adres bilgilerini ele geçiren sanığın teyit olanağını ortadan kaldırmak için köylere giderek kendisini Kimse Yok Mu Derneği’nin Bafra temsilcisi olarak tanıttığı, derneğin isim ve logosunun bulunduğu görevli kartını boynuna takıp derneğe yardım başvurusunda bulunan kişilerle görüştüğü, bu kişilere inceleme raporu hazırladığını ifade ederek kişilerin sosyal ve ekonomik durumu ile ilgili sorular sorduğu, bu görüşmeler sırasında durum tespiti yaptığını ve dernek tarafından kendilerine yardım yapılacağını ancak yardımın yapılabilmesi için bazı masrafların katılanlar tarafından karşılanması gerektiğini bildirerek pek çok kişiden haksız yarar sağladığı, bu kişilerin arasında katılanlar Dursun ve Ramazan ’ın da yer aldığı,

Sanığın savunmasında özetle; “Katılan Ramazan’ın derneğe başvurması üzerine katılanın evine giderek sosyal inceleme raporu düzenlediğini, dernekten yardım yapılabileceğini, rapor çıkartması gerektiğini, raporun çıkarılması için 750 Liraya ihtiyaç olduğunu söylediğini, katılanın bu parayı posta havalesiyle gönderdiğini, ancak katılan Ramazan ’dan elden para almadığını, yine katılan Dursun ’un annesi Fadime’nin başvurusu üzerine evine giderek sosyal inceleme raporu hazırladığını, bu sırada katılan Dursun’un eve geldiğini, iş aradığını söylediğini, raporun ilgili bölümüne bunu yazdığını, daha sonra katılan Dursun ile telefonla görüştüğünü, güvenlik kursuna kayıt olduğunu bunun için 190 Liraya ihtiyacı olduğunu söylemesi üzerine kendisiyle buluşup 190 Lirayı katılana kendisinin elden verdiğini, aradan bir ay geçtikten sonra bu parayı katılan Dursun’un posta yoluyla iade ettiğini, hatta parayı babası Selahattin’in hesabına gönderdiğini” ifade ettiği,

Katılan Ramazan’ın soruşturma aşamasında alınan beyanında; “Benim ayağımda iltihaplı romatizma olduğu için koltuk değnekleri ile yürüyorum. Bir yıl önce Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğine müracaat etmiştim. Yaklaşık 3 ay önce kendisini tanımadığım ve ismini sonradan Tayfur olduğunu öğrendiğim sanık evime geldi. Derneğin Samsun Şubesinde çalıştığını söyledi. Boynunda takılı vaziyette görevli kartı vardı. Bana hitaben senin derneğe müracaatın var, oradan sana 20.000 Lira yardım gelecek ancak öncelikle Samsun 19 Mayıs Tıp Fakültesinden ayağının rahatsız olduğuna dair rapor çıkarmamız gerekiyor dedi. Bende kendisine inanarak ve güvenerek raporu çıkarın dedim. Kendisi bu raporu çıkarmak için 3.000 Lira gerekiyor dedi. Bende o kadar param olmadığını söyledim. Bunun üzerine ben buralardayım, sen paranın birazını denkleştir dedi ve ayrıldı. Bende akrabalardan 1.500 Lira buldum. Sanık akşam üzeri tekrar bizim eve geldi. Kendisine 1.500 Lira elden verdim. Sanık parayı alarak en kısa sürede raporu çıkartacağım dedi. Aradan bir iki gün geçtikten sonra kendisi beni telefonla arayarak ‘senin raporun birkaç gün sonra çıkacak ancak parayı tamamlaman lazım’ dedi. Bende ‘ne kadar daha lazım’ dedim, kendisi ‘1.500 Lira daha gerekiyor’ dedi. Ben de Bafra Postanesinden 14.05.2009 günü 500 Lirayı gönderdim. Ertesi günü yine telefonda konuştuk, yine para yetmedi dedi. Bende yine bir yerden borç buldum ve sanığa 250 Lira daha gönderdim. Bu görüşmemizde ‘perşembe günü fakülteye gel heyete gireceksin’ dedi. Bende tamam dedim. Perşembe günü gelmeden yine bana telefon açtı ve gelmene gerek yok biz halettik dedi” şeklinde anlatımda bulunduğu,

Tanık Fadime’nin aşamalarda benzer olacak şekilde; “Suç tarihinden bir yıl önce Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin Samsun Şubesine müracaat etmiştik. Suç tarihinde sanık Tayfur Mavi evimize geldi. Kendisinin Kimse Yok Mu Derneğinde çalıştığını söyledi. Sanık eşime Kimse Yok Mu Derneğinden 20.000 Lira yardım gelecek ancak ayağının rahatsız olduğuna dair Samsun 19 Mayıs Tıp Fakültesinden rapor çıkarmamız gerekiyor. Bu rapor için 3.000 Lira gerekiyor dedi. Eşim paramızın olmadığını söyledi. Bunun üzerine ben babamdan ve ağabeyimden 1.500 Lira borç buldum ve bu parayı eşim sanığa verdi. Bir süre sonra bu paranın yetmediğini söyleyerek tekrar para istedi. Sanığın para istemesi üzerine eşim posta havalesiyle 14.05.2009 günü 500 Lira, ertesi günde 250 Lira daha gönderdi” şeklinde anlatımda bulunduğu,

Katılan Dursun’un beyanlarında özetle; “Sanığın Kimse Yok Mu Derneğinden geldiğini söyleyerek sosyal inceleme adı altında sorular sorduğunu, derneğin kendilerine yardımda bulunacağını ve kendisini işe yerleştireceğini söylediğini, cezaevine güvenlik görevlisi alınacağını, ancak 250 Lira elbise parasının katılan tarafından karşılanması gerektiğini ifade ettiği, bunun üzerine 30 Lirayı elden sanığa teslim ettiğini, bir süre sonra telefonla kendisini arayarak elbise parası olarak belirlenen 250 Liranın tamamlanmasını istediğini, sanığın isteği üzerine posta yoluyla 190 Lira daha sanığa gönderdiğini” ifade ettiği,

Tanık Fadime’nin beyanlarında özetle; “Kimse Yok Mu Derneğinin Samsun şubesine başvurduğunu, çadırda yaşadığını ve vatandaşın yardımıyla geçimini sağladığını, sanığın dernekten kendilerine 4.000 Lira yardımda bulunulacağını ve oğlunu işe sokacağını söylediği, bu şekilde oğlundan paralar aldığını” ifade ettiği,

Katılanların anlatımlarında geçen posta yoluyla para gönderme işlemlerine ait dekontların Samsun Posta İşletme Müdürlüğünce gönderildiği ve katılan anlatımlarını doğrulandığı,

Anlaşılmaktadır.

5237 sayılı TCY’nın “dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesi;

“Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde düzenlenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

1) Fail tarafından hileli davranışlar yapılmalıdır. Mağdurun inceleme eğilimini etkisiz kılacak nitelikte bir takım davranışlarda bulunulmalıdır.

2) Fail tarafından yapılan hileli davranışlar bir kimseyi aldatabilecek nitelikte olmalıdır.

3) Mağdurun veya başkasının zararına, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlanmalıdır. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, verilen zarar ile sanığın eylemi arasında uygun nedensellik bağı bulunmalıdır. Zarar, nesnel kişisel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarardır.

Madde gerekçesinde de vurgulandığı üzere, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güven bozulmaktadır. Bu suretle kişinin irade serbestîsi etkilenmekte ve irade özgürlüğü ihlâl edilmektedir.

Dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Bu nedenle, dolandırıcılık suçu, birden çok hukuki konusu olan bir suçtur. Bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemektedir. Malvarlığı zarara uğratılırken, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de, hileli davranışlarla yanıltılmaktadır.

Bu aşamada “hileli davranışlar” kavramının incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

Hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika vb. her türlü eylemdir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı olanaklara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Yasa koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmez.

Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Dolandırıcılık suçunda hileli davranışın ancak bu şekilde gerçekleşmiş sayılacağını kabul eden bu görüşe “sahneye koyma” (mise en scéne) teorisi adı verilmektedir. O halde dolandırıcılık suçunun unsurunu oluşturan hileli davranış şu şekilde tanımlamak mümkündür. Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarfedilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir. Böylece dolandırılanın iradesi fesada uğratılmakta, sakatlanmaktadır.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından zincirleme suç hükümlerinin ayrıca incelenmesi gerekmektedir.

5237 sayılı TCY’na hakim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, “kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza” söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda da; “Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır’ şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır” şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, 5237 sayılı TCY’nın “suçların içtimaı” bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir.

Ceza hukukunda yasadaki suç tanımına uygun olarak gerçekleşen her netice ilke olarak ayrı bir suç oluşturur ve fail kaç netice meydana getirmiş ise o kadar suç işlemiş sayılarak her birinden dolayı ayrı ve bağımsız cezalandırılır. Ancak bazı hallerde birden fazla netice meydana gelmiş olsa bile, faile meydana gelen netice kadar ceza verilmeyerek tek bir ceza verilmesi ile yetinilir. Birden fazla neticenin meydana gelmesine karşın faile tek ceza verilmesini gerektiren hallerden biri de zincirleme suçtur. Zincirleme suçta faile tek ceza verilirken, yasanın öngördüğü miktarda bir artırım da yapılması söz konusudur.

Zincirleme suç, 765 sayılı Yasanın 80. maddesinde; “Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır” şeklinde düzenlenmişken, 5237 sayılı TCY'nın 43/1. maddesinde; “Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır” biçiminde düzenlenmiştir.

5237 sayılı Yasanın 43/1. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulana¬bilmesi için;

a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,

b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,

c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.

765 sayılı TCY’nda yer alan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda diğer koşulların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi olanaklıdır. Nitekim 765 sayılı TCY’nın yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir.

5237 sayılı TCY'nın 43/1. maddesinde bulunan, “değişik zamanlarda” ifadesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, suçların mutlaka değişik zamanlarda işlenmesi gereklidir ki, bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCY’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde gözönüne alınabilecektir.

Burada “aynı zaman” ve “değişik zaman” kavramları üzerinde de durulmalıdır. Yasada bu konuda bir açıklık bulunmadığından ve önceden kesin saptamaların yapılması da olanaklı olmadığından, bu husus her somut olayın özelliği gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve eylemlerin “değişik zamanlarda” işlenip işlenmediği belirlenmelidir.

Dolandırıcılık suçlarında zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçun temel şekli veya nitelikli hallerinin değişik zamanda en az iki kez işlenmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle kanunda suç olarak tanımlanmış eylem değişik zamanlarda en az iki kez gerçekleştirilmelidir. Suçun unsuru olan veya ilk hareketin devamı niteliğindeki hareketler nedeniyle zincirleme suç hükümleri uygulanamayacağı gibi, ilk suç tamamlandıktan sonra yapılan ve tek başına suçun tüm unsurlarını üzerinde taşımayan eylemler nedeniyle de zincirleme suç hükümleri uygulanmayacaktır.

Dolandırıcılık suçunda fail tarafından yapılan hileli davranışlar suçun unsurudur. Aynı zamanda hileli davranışların mağduru aldatıcı nitelikte olması gerekmektedir. Fail, yaptığı hileli davranışlarla mağduru aldatılıp, iradesini fesada uğratarak mağdurun gerçekte yapmak istemediği hareketleri yapmasını sağlayarak haksız yarar sağlamaktadır. Dolandırıcılık suçunda zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için dolandırıcılık suçunun temel şekli veya nitelikli hallerinin değişik zamanlarda en iki kez gerçekleşmesi gerekmektedir. Yasadaki suç tanımına uygun en az iki dolandırıcılık eyleminin fail tarafından işlenmesi, her iki eylemin birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı dolandırıcılık suçunu oluşturması, diğer bir ifade ile tüm unsurlarıyla en az iki dolandırıcılık suçunun fail tarafından işlenmesi gerekmektedir. Başka bir anlatımla failin aynı mağdura karşı değişik zamanlarda birden fazla dolandırıcılık suçunu işlemesi ve bu eylemlerini aynı suç işleme kararı altında gerçekleştirmesi durumunda ancak zincirleme suç hükümleri uygulanabilir. Aksi halde zincirleme suç hükümlerinin uygulanması olanaklı değildir. Fail ile dolandırıcılık suçunun mağduru arasında devam eden ilişkide birden fazla haksız yarar sağlanması dolandırıcılık suçunun birden fazla işlendiği anlamına gelmemektedir. Failin aynı hileli davranışlarla ya da önceki davranışların devamı niteliğinde olan ancak tek başına dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyen fiillerle mağdurdan birden fazla haksız yarar elde etmesi durumunda fail tek bir dolandırıcılık suçundan cezalandırılacaktır.

Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Romatizma hastalığı olan ve koltuk değnekleri ile yürüyebilen katılan Ramazan’ın suç tarihinden yaklaşık bir yıl önce Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin Samsun Şubesine başvuruda bulunarak yardım talep ettiği, suç tarihinde katılanın yaşadığı eve giden sanığın Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinden geldiğini, derneğin katılana 20.000 Lira yardımda bulunacağını, ancak ödemenin yapılabilmesi için Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesinden rapor alınması gerektiğini, bu raporun alınması için yapılacak 3.000 Lira masrafın katılan tarafından karşılanması gerektiğini söylediği, katılanın raporun çıkarılmasını istediğini ancak 3.000 Lira parası olmadığını ifade etmesi üzerine sanığın “ben buralardayım parayı denkleştir” diyerek katılanın yanından ayrıldığı, katılanın akrabalarından temin ettiği 1.500 Lirayı akşama doğru evine gelen sanığa verdiği, sanığın “ben raporu en kısa zamanda çıkartacağım” diyerek evden ayrıldığı, aradan iki gün geçtikten sonra sanığın katılanı arayarak raporun birkaç güne kadar hazır olacağını, geriye kalan 1.500 Lirayı da göndermesi gerektiğini söylediği, katılanın bu kez posta havalesiyle 500 Lirayı sanığa gönderdiği, ertesi gün tekrar arayan sanığın katılandan parayı tamamlamasını istemesi üzerine katılanın 250 Lirayı da yine posta havalesiyle sanığa gönderdiği, bu şekilde sanığın katılandan toplam 2.250 Lira haksız yarar elde ettiği,

Samsun İlinde çadırda yaşayıp, komşularının yardımıyla yaşamını sürdüren tanık Fatma’nın Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğine başvurarak yardım talep ettiği, sanığın suç tarihinde tanık Fatma ile oğlu katılan Dursun ’un yaşadığı çadıra giderek anılan dernekten geldiğini, derneğin kendilerine 4.000 Lira nakdi yardımda bulunacağını, aynı zamanda katılan Dursun’u cezaevine güvenlik görevlisi olarak işe yerleştireceğini söylediği, ancak katılanın işe başlayabilmesi için 250 Lira elbise parasının katılan tarafından karşılanması gerektiğini ifade ettiği, katılanın parasının olmadığını belirtmesi üzerine, sanığın “yanında bulunanı ver gerisini sonra tamamlarsın” diyerek katılandan 30 Lira alarak ayrıldığı, sanığın bir süre sonra telefonla arayarak katılandan elbise parasını tamamlamasını istediği, katılanın bunun üzerine posta havalesiyle 190 Lirayı katılanın babası Selahattin’nin posta çeki hesabına gönderdiği sanığın bu şekilde toplam 220 Lira haksız yarar sağladığı,

Sanığın yardıma muhtaç durumda olan katılanlarla yaptığı görüşmelerde kendisini yurtiçi ve yurtdışında yardım faaliyetleri yürüten Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin temsilcisi olarak tanıtıp, derneğin isim ve logosunun bulunduğu görevli kartını boynuna takarak katılanlarda güven sağladığı, daha önce derneğe yardım başvurusunda bulunan katılanların başvurusu üzerine inceleme yapmak üzere geldiğini ifade ederek dernek adına hareket ettiği algısını oluşturduğu, yardıma muhtaç ve dernekten yardım bekleyen katılanlara dernek tarafından yüksek miktarlı yardımda bulunulacağını bildirerek katılanların beklentisini artırdığı, katılanların dernek tarafından verileceği bildirilen yardımı elde etmek için sanığın etki alanına girdikleri, sanığın bu durumundan yararlanarak katılan Ramazan ’dan dernek yardımından yararlanabilmesi için rapor gerektiğini, bu raporun alınması için de 3.000 Lira, Dursun’dan ise işe yerleşebilmesi için 250 Lira elbise parası vermesi gerektiğini söylediği, sanığın katılanlar ile yaptığı ilk görüşmelerde Ramazan’dan 1.500 Lira, katılan Dursun’dan 30 Lirayı haksız olarak elde ettiği ve her iki katılana yönelik dolandırıcılık suçunu bu şekilde işlediği konusunda duraksama bulunmamaktadır.

Sanığın ilk haksız yararları elde ettikten sonra yeni bir hileli davranışa yönelmeden, katılanlardan telefonla rapor ve elbise paralarının geriye kalan kısımlarını istemesi hileli davranış niteliğinde olmayıp, sanığın katılanlarla yapmış olduğu telefon görüşmeleri de tek başına aldatıcı nitelikte değildir. Esasen, sanığın kendisini dernek çalışanı olarak tanıtıp, derneğin yaka kartını boynuna takarak sosyal inceleme raporu hazırlıyor görüntüsü altında ve dernekten katılanlara yardım edileceğine ilişkin hileli davranışlarını sahneye koymadan katılanlardan rapor ve elbise parası adı altında para istemesi durumunda bu isteğin kabul görmeyeceği tartışmasızdır. Diğer bir ifadeyle sanığın en baştaki hileli davranışları olmasa sonradan yapılan telefon görüşmelerinde basit yalandan ibaret sözlerden hareketle katılanların para göndermeleri söz konusu olmayacaktır. Bu durumda da ilk dolandırıcılık suçundan bağımsız bir dolandırıcılık suçunun oluşmadığı ve zincirleme suç hükümlerinin uygulanmayacağının kabulü gerekmektedir.

Buna göre, sanığın, yeni bir hileli davranışta bulunmadan başlangıçta hedeflediği ve katılanlardan almak istediği miktarı alabilmek için telefonla katılanlardan rapor ve elbise parası adı altında para isteyip haksız yararlar elde etmesi, yeni bir dolandırıcılık suçunun sonucu olarak elde edilen yararlar olmayıp, sanığın ilk başta oluşturduğu ve katılanları yanıltan hileli davranışların sonucu oluşan neticeler olup gerçekleşme şekli ve eylem bütünlüğü içinde tek bir dolandırıcılık suçunun oluşturduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Bu halde TCY’nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulama yeri bulunmamakta ise de bu husus TCY’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.

Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul üyesi E. N., “Ortada iki mağdur, bir fail, farklı tarihlerde beş fiil, beş konu, beş nedensellik bağı, beş sonuç (zarar), beş kast mevcut bulunan her olayda dolandırıcılık suçunun unsurları ayrı ayrı mevcut olduğundan, beş adet dolandırıcılık suçu gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla, mağdur Ramazan'a karşı işlenmiş üç, mağdur Dursun'a karşı işlenmiş beş suçun varlığını kabul etmek TCK'nun suç anlayışına uygun düşecektir.

Şöyle ki; mağdurun birinden 1500 Lira, 500 Lira ve 250 Lira; diğer mağdurdan 30 Lira ve 190 Lira paranın sanık tarafından hileli davranışlarla alındığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu beş fiilden sadece birini aradan çeksek -meselâ mağdur Ramazan'dan yalnızca 500 Lira hileli davranışlarla alınmış olsaydı- ortada yine tamamlanmış bir dolandırıcılık suçu mevcut olacaktı. Diğer dört fiil için de aynı durum geçerlidir.

Sanık Ramazan'dan 3000 Lira, Dursun'dan ise 250 Lira kazanç sağlamak amacıyla hareket etti, bu yüzden ortada iki fiil -her mağdura karşı birer fiil- mevcuttur şeklinde bir kabulde ise daha çelişkili bir durum meydana çıkar. Fail; Ramazan'dan 3000 Lira, Dursun'dan ise 250 Lira alamadığı yani amacına ulaşamayıp fiili tamamlanmadığı için TCK'nun teşebbüs durumunu düzenleyen 35. maddesindeki ‘Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur’ hükmünün uygulanması gereği ortaya çıkacaktır. Buna karşı çıkarak, birinden üç diğerinden iki defa para alınarak netice ve amaç gerçekleşmiş, fiil tamamlanmıştır dersek o zamanda her neticenin ayrı bir fiile dayandığını kabul etmek zorundayız.

Bu gerçek karşısında, sanığa ceza tayin edilirken TCK'nun nitelikli dolandırıcılık suçlarına müeyyide düzenleyen 158. maddesi beş defa mı uygulanacak sorusunu cevaba başlamalıyız ki bu da bizi anılan Kanun'un zincirleme suç hakkındaki 43. maddesinin birinci fıkrası hükmüne götürür. Çünkü aksi halde sanığa beş dolandırıcılık suçundan dolayı beş defa ceza hükmü kurulması yoluna gidilecektir. TCK'nun 43. maddesinin birinci fıkrasındaki ‘Bir suç işleme kararlarının icrası kapsamında değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda’ kelimeleriyle başlayan buyurucu hüküm uygulanmalıdır. Çünkü TCK'nun suçlardaki manevî unsuru özel olarak ele alan 43. maddesi, itiraza konu beş adet dolandırıcılık suçunu birlikte yaptırıma tutarak ‘bir ceza tayinini, ancak bu cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadar arttırılmasını’ düzenleyen istisnaî bir hükümdür.

Anılan hükümler dışında konuyla ilişkilendirilmek gerekirse, TCK'nun kanunilik ve eşitlik ilkelerini düzenleyen 2 ve 3. maddeleri de sanık Tayfur tarafından işlenen beş adet dolandırıcılık suçuna 43. madde hükmünün uygulanmasını zorunlu kılmaktadır.

Bütün bu açıklamalar ışığında:

Açıkça anlaşılıyor ki uyuşmazlık konusu suçlar TCK'nun 43/1. maddesinin mutlaka uygulanmasını gerektiren suçlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının yerinde olduğu, Yargıtay 15. Ceza Dairesinin bozma kararının kaldırılması gerektiği” düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul üyesi H. Torlak; “Mahkemece, katılanlar Ramazan ve Dursun'a yönelik işlenen eylemlerle ilgili olarak TCK’nın 43/1. maddesinin uygulanması sonucunda verilen hükümlerin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen tebliğnamede onanması istenmektedir.

5237 sayılı TCK. uygulamasında ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır’ ilkesi esas alınmıştır. Buna göre, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Yasadaki suç tanımına uygun olarak gerçekleşen her netice, ilke olarak ayrı bir suç oluşturur. Kaç netice meydana gelmiş ise, fail her birinden dolayı ayrı ayrı cezalandırılır. Ancak bazı hallerde, birden fazla netice meydana gelmiş olsa bile, tek bir ceza verilmekle birlikte zincirleme suç hükümlerine göre ceza artırılır.

TCK’nın 43. maddesinin gerekçesi şöyledir; ‘Zincirleme suç halinde, aynı suçun birden fazla işlenmiş olması söz konusudur. Ancak, bu suçlar, bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenmektedirler, yani, bu suçlar arasında sübjektif bir bağ bulunmaktadır. Bir suçun temel şekli ile nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Zincirleme suç halinde, ortada bir suç değil, birden fazla suç mevcuttur. Zincirleme suçtan söz edebilmek için, aynı suçun müteaddit defa aynı kişiye karşı işlenmesi gerekir. İşlenen suçların mağdurunun aynı kişi olması gerekir. Zincirleme suç halinde, kişiye bu suçların her birinden dolayı ayrı ayrı değil, bir ceza verilmekte ve fakat ceza artırılmaktadır’ şeklindedir.

Gerek yargı kararları, gerekse doktrinde TCK’nın 43/1. maddesinin tatbiki için gerekli koşullar şunlardır; Mağdur aynı olacak, bu mağdura yönelik aynı suç birden fazla işlenecek, bu suçlar değişik zamanlarda işlenecek, bu suçlar bir suç işleme kararı ile gerçekleştirilecektir. Bir arada bulunması gereken bu şartlar üzerinde önemle durulan husus; ‘suç işleme kararında birlik’ şeklinde ifade edilen koşuldur. ‘suç işleme kararı’ deyimi, bir üst kavram olup, bu ibare ‘suç işleme kastı’ kelimesini içinde barındırmaktadır. Birden fazla işlenen suçların her biri, bağımsız olan ve ayrı ayrı kastlarla işlenmiştir. Bu bağımsız kastları birleştiren ‘suç işleme kararı’dır.

Aynı suç işleme kararından anlaşılması gereken; önceden kurulan ve yaşama geçirilen bir plandır. Fail, bu planı daha önceden tespit etmiş, fiili bir defada yapmak yerine belli nedenlerle (ki bu nedenler failin elinde olan nedenler olabileceği gibi, elinde olmayan nedenler de olabilir) planı kısımlara bölmüş ve bu plânı uygulamaya koyduğu içindir ki, birden fazla olan eylemler, tek bir zincirleme suçu meydana getirir. Bundan dolayı, sonraki hareket, önceki hareketin devamıdır ve tüm hareketler arasında bir bağlantı bulunmaktadır.

Ceza Genel Kurulunun değişik kararlarında; aynı zamanda işlenen fiillerde TCK’nın 43. maddesinin uygulanamayacağına değinilmiştir. Sahte plaka ve sahte olarak düzenlenen araç tescil belgelerinin aynı zamanda kullanılması halinde, yine suça konu iki adet çek yaprağı üzerindeki sahteciliğin aynı zamanda gerçekleşmesi halinde 43. maddenin tatbik edilmeyeceği belirtilmiştir. 43. madde metninde de, ölçüt olarak ‘suçların değişik zamanda’ işlenmesi esas alınmıştır.

Somut dosyada; sanık ile katılanlar arasında yaşanan olaylar, tarihsel süreç içerisinde ele alınıp adım adım değerlendirilmelidir. Aşağıda maddeler halinde gösterildiği şekilde irdelenmesi faydalı olacaktır.

a) Sanığın, ilk görüşmede temin ettiği haksız yarar ile suç tamamlanmıştır.

b) Sanığın, sonraki tarihlerde yaptığı görüşmeler sayesinde elde ettiği paralar nedeniyle cezası artırılmalıdır.

c) Sanık, talep ettiği 3.000 liranın 2.250 lirasını alması sebebiyle suçun teşebbüs derecesinde kalıp kalmadığı tartışılmalıdır.

d) Sanık, suç işleme kararını yenilenmesi durumunda yeni müstakil suç oluşacağı kabul edilmelidir.

a) Suçun Tamamlanması; dolandırıcılık suçlarında, haksız menfaatin elde edilmesi ile suç tamamlanacağı cihetle sanığın, ilk görüşmesi sırasında para alması nedeniyle bütün unsurlarıyla oluşan dolandırıcılık suçundan cezalandırılması gerektiği hususunda kuşku yoktur. İkinci ve üçüncü görüşmelerde haksız yarar elde etmese bile, zaten TCK’nın 158. maddeden ceza verilecektir. Suç bu aşamada tamamlandığına göre, TCK’nın 61. maddedeki ölçütler kullanılarak cezanın asgari sınırdan veya teşdiden tayin edilmesi hususunda mahkemece değerlendirme yapılmalıdır.

b) Ceza Artırımı; sanık, verdiği karar doğrultusunda, suç işlemeye devam etmektedir, yani aynı suç işleme kararlılığını uygulamaya koyarak değişik zamanlarda birden fazla eylemde bulunduğundan, birden fazla suç işlemiştir. Sanık, ilk görüşmede paranın tamamını alamadığından suç işleme kararlılığının icrası kapsamında fikri ve fiili çabasını devam ettirerek daha fazla haksız menfaat temini amacıyla, her biri ayrı bir kastın sonucu olan yenilenen hileli sözleriyle değişik tarihlerde ikinci kez eylemde bulunmuş, daha sonra üçüncü kez eylemde bulunmuş ve her yaptığı görüşme sayesinde bir miktar para almıştır. Sonraki tarihlerde elde ettiği paralar, TCK. kapsamında suç olmadığı değerlendirilecek ise, hukuki ihtilaf niteliğinde kaldığı söylenebilir. Ancak, bu paralar, suç kastı ile elde edildiği kabul edilip toplam zarar miktarının hesaplanmasında esas alınması gerekiyor ise, sanığın ikinci ve üçüncü aşamada para alması eylemlerinin bir müeyyidesi olması gerekir. Sonradan alınan bu paralar TCK. kapsamında değerlendirildiği halde, TCK’nın 43/1. maddesini uygulamamak, katılanlar Ramazan ve Dursun’un birden fazla maruz kaldığı konusu suç teşkil eden yalan beyanları yok sayıp, görmezden gelinmesi manasına gelecektir. Bu iki katılana yönelik gerçekleştirilen üç ayrı eylem ile tek eyleme maruz kalan diğer mağdurlara aynı cezayı vermek, hakkaniyet açısından da bir eşitsizlik olacaktır. Dolayısıyla sonraki yeni hareketler başlı başına ayrı suç oluşturduğu gözetilerek, elde edilen yeni haksız menfaatler edinilmesi dolayısıyla temel cezanın artırılması gerekir.

Şayet, sanık katılanlar ile sadece bir defa görüşme yapmış olsaydı ve kararlaştırdıkları parayı taksitler halinde değişik tarihlerde almış olsaydı, tek hareket ve tek suç olduğu kabul edilerek TCK’nın 43/1. maddesi uygulanmayabilirdi.

Dolandırılan mağdur ile birden fazla yapılan görüşme sayesinde her defasında haksız yarar elde edilmesi söz konusu ise, Yargıtay 15. Ceza Dairesinin kurulmasından önce dolandırıcılık suçlarını inceleme görevini yerine getiren Yargıtay 11. Ceza Dairesinin istikrar kazanan kararları da TCK’nın 43/1. maddesinin uygulanması gerektiği yönündedir. Bu hususta anılan daire tarafından verilen bozma kararları şu şekildedir.

11. Ceza Dairesinin 07.07.2008 tarih ve 2008/5585-2008/7473 sayılı kararı;

1- Sanığın, katılan ve şikâyetçilerle telefon görüşmesi yaparak kendisinin Genel Kurmay Başkanlığı’nda rütbeli bir subay olduğunu, şehit yakınları ve savaş gazileri olduklarından kendilerine devlet tarafından 100.000 TL’nin üzerinde, miktarları belli, büyük meblağlı ödemeler yapılacağını, ancak bu paraları ödeyebilmeleri için ilgili banka hesaplarına bir-iki milyar arasında değişen paraların yatırılması gerektiğini söylemek suretiyle yarar sağlaması eylemlerinin, basit dolandırıcılık suçlarını oluşturacağı gözetilmeden, yazılı şekilde nitelikli dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,

2- Katılan Mahir’e yönelik dolandırıcılık suçunda, adı geçen katılandan aynı yöntem kullanılarak bir gün ara ile iki defa yarar sağlandığının anlaşılması karşısında, bu suçtan verilen cezanın zincirleme suç hükümleri gereğince arttırılması gerektiğinin gözetilme¬mesi,

11. Ceza Dairesinin 15.04.2008 tarih ve 2008/792 -2008/2826 sayılı kararı;

1- Jandarmanın devamlı alışveriş yaptığı iş yerlerine telefon ederek kendisini ilçeye yeni atanan Jandarma başçavuşu olarak tanıtan sanığın, 1000 kontör istediğini parasını hemen göndereceğini, tüp alınacağı için isterse parayı tüpçüye bıraktıracağını söyleyerek askerlere gerektiğinden bahisle 13.000 kontör daha isteyerek kendisine telefonla bildirilen kazı konuş hazır kartlarının şifrelerini kendine ait telefona yüklemek suretiyle çıkar sağladığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı TCK’nın 157/1. maddesi uygulanması gerektiği gözetilmeden nitelikli dolandırıcılık suçundan yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- Önce 1000 kontöre ilişkin hazır kartın şifresini alan sanığın, akabinde 13.000 kontörün şifrelerini isteyip aldığının iddia olunması nedeniyle iki olay arasındaki zaman aralığı da araştırılıp, suçun zincirleme biçimde işlenip işlenmediğinin kararda tartışılmaması,

11. Ceza Dairesinin 30.03.2006 tarih ve 2006/509-2006/2466 sayılı kararı;

1- Dolandırıcılık suçları nedeniyle hüküm kurulurken mağdurlar yönünden elde olunan haksız menfaat miktarları arasındaki fark ve TCK’nın 61. maddesindeki ilkeler gözetilmeden sanık hakkında aynı miktarda ceza tayini,

2- Mağdur Abdurrahman’a yönelik dolandırıcılık suçunun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi nedeniyle sanık hakkında TCK. nun 43/1. maddesinin uygulanmaması.

Bu kararlara konu eylemlere benzer başka bir örnek verilebilir. Sanığın, katılanın kimlik bilgileri bulunan üzerinde sanığa ait fotoğraf yapıştırılmış sahte kimlikle katılanın banka hesabındaki bulunan 20.000 TL'nin 15.000 TL'sini çekmesi daha sonra ertesi gün geri kalan 5.000 TL'sini çekmesinden ibaret eyleminde, ilk başta dolandırılmak istenen miktar belli ve kullanılan hile aynı olduğu halde mahkemece TCK’nın 43/1. maddesinin uygulandığı temyiz edilen dosyada verilen mahkumiyet hükmü, Yargıtay 15. Ceza Dairesince onanmıştır. Tartışılan bu dosyada da dolandırılmak istenen para başlangıçta belli ve hile de aynı olduğuna göre, farklı tarihlerdeki eylemlerin her biri suç olup TCK. nun 43/1. maddesi uygulanmalıdır.

c) Suçun Teşebbüs Aşamasında Kalması; suçun tamamlandığının kabulü halinde, TCK’nın 43/1. maddesi uygulanmalıdır. Şayet, çoğunluk görüşü kabul edilecek ise, eylem teşebbüs derecesinde kaldığından hükmün bozulması gerekmektedir.

Dolandırıcılık suçları, teşebbüse elverişli suçlardandır. Sayın çoğunluk görüşüne göre; ilk görüşmede konuşulan bedelin tamamının değişik tarihlerde alınması tek suç oluşturduğu kabul edilmektedir. Böyle bir kabul, sanığın katılan Ramazan'dan almayı murad ettiği bedel olan 3.000 liranın sadece 2.250 lirasını alması nedeniyle, suçun teşebbüs derecesinde kaldığı sonucuna götürür. Madem ki, sonraki görüşmelerin bir önemi yoktur ve sadece TCK. nun 158. maddesiyle ceza verilmelidir, o halde istenilen paranın tamamı elde edilemediğinden suç teşebbüs derecesinde kaldığı gerekçesiyle mahkeme hükmünün (çoğunluk görüşü tarafından) bozulması gerekirdi.

Halbuki, ilk para alındığında suç tamamlanmış olup, daha sonraki her bir eylem sayesinde haksız menfaate sahip olunduğunda ayrı ayrı suçlar oluşmakta ise de, yasa maddesinin amir hükmü doğrultusunda mahkemece TCK’nın 43/1. maddesi ile artırım yapılması isabetlidir.

d) Suç İşleme Kararının Yenilenmesi; ‘Suç işleme kararı’ varsa TCK’nın 43/1. maddesi uygulanır. Suç işleme kararı, suçun işlenmesinden önce veya en azından ilk fiilin işlenmesi sırasında alınmış olmalıdır. Failin, suç işleme kararını yenilediği yani, yeni bir plan yaptığı durumda ise, TCK’nın 43/1. maddesi uygulanamaz, apayrı bağımsız ikinci suç oluşur. Bununla ilgili somut örnek vermek gerekirse; Almanya’da oturan mağdurun evindeki eşyaları çalmayı planlayan sanık, her akşam eve gelip, 3 traktör eşya götürmüştür, burada 43. madde uygulan¬malıdır. Bu eşyalar arasında bulduğu resimde, mağdurun bir de deposunun olduğunu görüp, depodan da hırsızlığa başlamıştır, depodaki malların çalınması ile ilgili karar önceden verilen bir karar değildir, suç işleme kararı yenilenmesi nedeniyle depodan hırsızlık, ayrı suç oluşturur. Tartışılan bu dosyada ise, felçli olan mağdurdan rapor parasını yaptığı plan doğrultusunda değişik tarihlerde alan sanık, yeni bir suç işleme kararı ile başka bir yalan söyleyip, mesela, akülü tekerlekli sandalyeyi çok ucuz bir bedelle alacağına inandırarak ayrı para alması halinde, farklı hileli harekette bulunduğundan ayrı bir dolandırıcılık suçu oluşur. Dolayısıyla, ilk suçun tamamlanmasından sonra, farklı hileli hareketlerde bulunulması durumunda, suç işleme kararı yenilendiğinden, müstakil yeni bir suç işlenmiş olur.

Sonuç olarak, 5237 sayılı TCK. suçların çokluğu ilkesini kabul ettiğinden, eylem adedince suç işlendiği kabul edilmeli ve sanığın, suç işleme kararlılığını planlı bir şekilde icraya koyarak, değişik tarihlerde gerçekleştirdiği eylemleri nedeniyle, TCK’nın 43/1. maddesi uygulanmalıdır” düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan dokuz Genel Kurul üyesi ise; “itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği” görüşüyle karşıoy kullanmışlardır.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.06.2012 günü yapılan birinci ve 19.06.2012 günü yapılan ikinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 26.06.2012 günü yapılan üçüncü müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

www.hukukmedeniyeti.org

Hukukmedeniyeti.org sitesinde yayınlanan yargısal kararlar kaynak ve kaynağa ait url adresi gösterilmek suretiyle kısmen kullanılabilir ,bütün halinde ise ancak siteye aktif link verilerek yayınlanabilir. Bireysel kullanımlarda bu zorunluluk yoktur.