Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin

İhtarname ile kefaletin sona erdiğinin bildirilmesi - iyiniyet


Fıkra:Tümü-0

T.C.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu


Esas No:2002/866
Karar No:2002/845
K. Tarihi:23.10.2002

Davacı, davalı şirketin davacı ile dava dışı şirket arasında düzenlenen iki ayrı genel ticari kredi sözleşmesini müteselsil kefil sıfatıyla imzaladığını, bu sözleşmelerden kaynaklanan borcun dava dışı kredi borçlusu ve davalı kefil tarafından ödenmemesi üzerine muacceliyet ihtarı gönderildiğini, ihtarın semeresiz kalması üzerine de her ikisi hakkında icra takibi yapıldığını, davalının borca haksız şekilde itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.


Davalı şirket davacı bankaya gönderdiği ihtarname ile kefaletin kaldırıldığını ve ihtarname ile kefaletin kaldırıldığını ve ihtarname tarihinden sonra davacı bankaya yapılacak kredi ödemelerinden sorumluluk kabul edilmeyeceğinin bildirildiğini buna rağmen davacının sonradan kredi borçlusuna yeni kullandırdığı krediden davalı kefilin sorumlu olmayacağını savunmuştur.


Davacı şirket ile dava dışı kredi borçlusu şirketin arasında düzenlenen iki ayrı ticari kredi sözleşmesi davalı şirket tarafından müteselsil kefil sıfatıyla imzalanmıştır. Her iki sözleşmenin 12.maddelerinde kredi borçlusunun bu sözleşmelerden doğan sorumluluğu baki kaldığı sürece kefaletin devam edeceği, kefaletten kurtulmanın ancak bankanın vereceği ibranameyle mümkün olacağı belirtilmiş ayrıca kefilin B.,K.nın 493. ve 494. maddelerindeki haklarından feragat ettiğine ilişkin açık hükümlere yer verilmiştir. Sözleşmelerin 29.maddelerinde kredi sözleşmelerinin süresiz olarak akdedildiği hükme bağlanmıştır.


Böylelikle, davacı banka ile dava dışı kredi borçlusu arasında süresiz ve borçlu cari hesabı şeklinde işleyen bir kredi ilişkisi kurulmuş davalı şirket de bu sözleşmeleri müteselsil kefil sıfatıyla kabul etmiştir.


B.K.nın 493. ve 494.ncu maddeleri emredici nitelikle olmadığından kefil, sözleşmede anılan hükümlerle kendisine kefaletten kurtulma olanağını veren haklarından peşinen feragat etmiş olup ayrıca kredi sözleşmesi carı hesap şeklinde süresiz olarak düzenlendiğinden kredi borcunun herhangi bir tarihte sıfırlanmış olması, tek başına, kredi sözleşmesini sona erdiren bir neden olmayıp bu tarihten sonra yeni bir kredi kullandırılması yeni bir borç ilişkisi olmayacağı için kefilin başlangıçtaki feragati bu yeni kredi açısından da geçerlidir. Ayrıca kefil, geçerli bir kefalet sözleşmesinin kurulmasından sonra tek taraflı olarak kefaletini geri alamaz. Bunun tersinin kabulü kefalete aykırıdır. Çünkü kredi alacaklısı borçluya kredi vermeyi kabullenirken borçlu kadar onun kefilinin ödeme gücüne de güvenerek hareket eder. Kaldı ki somut olayda kefaletin geri alındığı yolundaki ihtarnameden sonra nakdi kredi borcu asıl borçlu tarafından ödenmiş ise de, teminat mektuplarından kaynaklanan borç devam ettiğinden borcun sıfırlanmış olduğundan söz edilemez.


Taraflar arasındaki davadan dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; Ankara Asliye ö.Ticaret Mahkemesinden verilen 28.11.2001 gün ve E.2001/357, K.2001/822 sayılı kararın onanmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'ndan çıkan 12.6.2002 gün,2002/19-426 Esas,2002/513 karar sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulu'nca dilekçe, düzeltilmesi istenilen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:


Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.


Davacı Ziraat Bankası A.Ş.vekili, davalı şirketin, davacı ile dava dışı T.. G.. Ltd.Şti. arasında düzenlenen iki ayrı genel ticari kredi sözleşmesini müteselsil kefil sıfatıyla imzaladığını; bu sözleşmelerden kaynaklanan borcun dava dışı kredi borçlusu ve davalı kefil tarafından ödenmemesi üzerine, muacceliyet ihtarı gönderildiğini, ihtarın semeresiz kalması üzerine de her ikisi hakkında icra takibi yapıldığını, davalının borca haksız şekilde itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.


Davalı T... G... Ltd. Şti. vekili, davalı şirket tarafından davacı bankaya gönderilen 19.6.1991 günlü ihtarnamede, kefaletin kaldırıldığının ve o tarihten sonra davacı bankaca yapılacak kredi ödemelerinden sorumluluk kabul edilmeyeceğinin bildirildiğini, ihtardan sonra kredi borçlusunun borcu tamamen ödeyip kapattığını, bu ihtara rağmen davacının sonradan kredi borçlusuna kullandırdığı yeni krediden davalı kefilin sorumlu olmayacağını savunarak, davanın reddini istemiştir.


Yerel mahkeme, davalı kefil tarafından gönderilen 19.6.1992 günlü ihtarnamenin davacıya 23.6.1992 günü tebliğ edildiği, o tarih itibariyle dava dışı kredi borçlusunun davacı bankaya borcu bulunmaması nedeniyle, davalı kefilin de borcunun kalmadığı, anılan tarihten sonra kredi borçlusuna yapılan kredi ödemesinin davalı kefili borç altına sokmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş; bu karar Yüksek Özel Daire'ce bozulmuş; mahkeme, gerekçesini tekrar ederek ve ayrıca, kefilin sözleşmeyle B.K.nün 493 ve 494. maddesinde yazılı haklardan vazgeçtiğine ilişkin beyanının hukuken geçerli de olmadığını belirterek önceki kararında direnmiş; davacı vekilince temyiz edilen direnme kararı Hukuk Genel Kurulu tarafından, yukarıdaki gerekçeyle onanmış; bu kez davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur.


Üzerinde çekişme bulunmayan maddi olgu şöyledir:


Davacı Banka, dava dışı kredi borçlusu T.. G.. Ltd.Şti. ile aralarında düzenlenen 01.08.1990 ve 20.08.1991 tarihli iki ayrı kredi sözleşmesi uyarınca, anılan şirkete hem nakdi krediler ve hem de kredi borçlusu tarafından ihale yoluyla üstlenilen işlerden dolayı, işi veren kurumlara tevdi edilmek üzere muhtelif teminat mektupları vermiş: her iki sözleşme davalı şirket tarafından müteselsil kefil sıfatıyla imzalanmıştır.


Her iki kredi sözleşmesinin 12. maddelerinde, kredi borçlusunun bu sözleşmelerden doğan sorumluluğu baki kaldığı sürece kefaletin devam edeceği kefaletten kurtulmanın ancak bankanın vereceği ibranameyle mümkün olacağı belirtilmiş; ayrıca, kefilin B.K.nun 493. ve 494. maddelerinde kendisine tanınan haklardan feragat ettiğine ilişkin açık hükümlere yer verilmiştir. Yine her iki sözleşmenin 29. maddelerinde, kredi sözleşmelerinin süresiz olarak akdedildiği hükme bağlanmıştır.


Söz konusu her iki kredi sözleşmesi uyarınca, davacı Banka tarafından kredi borçlusuna nakdi krediler ve teminat mektupları verilmesinden sonra, davalı kefil, davacı Bankaya gönderdiği 19.6.1992 tarihli ihtarnameyle, sözleşmelerden kaynaklanan borç tutarının kendisine yedi gün içinde bildirilmesini istemiş, ayrıca, ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren kredi borçlusuna kullandırılacak kredilerle ilgili olarak kefaletini kaldırdığını bildirmiştir. Davacı bankaya 23.6.1992 tarihinde tebliğ edilen bu ihtarnameden sonra, dava dışı kredi borçlusu 21.07.1992 tarihinde nakdi krediden kaynaklanan tüm borcu ödemiş, teminat mektupları yönünden herhangi bir ödemede bulunmamış, bilahare 23.7.1992 tarihinde kendisine yeni bir nakdi kredi daha kullandırılmıştır.


Açıklanan olgulara ve kredi sözleşmelerinin değinilen bu hükümlerine göre, davacı banka ile dava dışı kredi borçlusu arasında, süresiz ve borçlu cari hesabı şeklinde işleyen bir kredi ilişkisi kurulmuş; davalı şirket de, bu ilişkinin kurulduğu sözleşmeleri müteselsil kefil sıfatıyla imzalamıştır.


Görülmekte olan davaya konu icra takibi, davalının anılan ihtarından sonra kullandırılan nakdi krediye ilişkin borcun ödenmediği iddiasıyla başlatılmış, takip talebinde ayrıca, aynı sözleşmeler uyarınca verilen teminat mektupları bedellerinin tahsili de istenilmiştir.


Bu noktada uyuşmazlığın ilişkin bulunduğu hukuksal durum yönünden şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:


B.K.nun 493. ve 494. maddeleri emredici nitelikte değildir. Bu nedenle, kefil, kredi sözleşmesi kurulurken, anılan hükümlerle kendisine kefaletten kurtulma olanağını veren haklarından peşinen feragat edebilir; böyle bir feragat hukuken geçerlidir. Yine, eğer kredi sözleşmesi süresiz olarak düzenlenmiş ve borçlu ile banka arasında cari hesap şeklinde yürüyen bir borç ilişkisi varsa, kredi borcunun herhangi bir tarihte sıfırlanmış olması, tek başına, kredi sözleşmesini sona erdiren bir neden olarak kabul edilemeyeceği için, bu tarihten sonra yeni bir kredi kullandırılması yeni bir borç ilişkisi olarak kabul edilemez. Yeni bir borç ilişkisi kurulmuş olmayacağı için de, kefilin başlangıçtaki feragati, bu yeni kredi açısından da geçerliliğini korur. Eş söyleyişle, kefilin sorumluluğu, yeni kredi açısından da devam eder. Nihayet, kefil, geçerli bir kefalet sözleşmesinin kurulmasından sonra, tek taraflı olarak kefaletini geri alamaz. Kefaletten vazgeçme beyanında bulunulduğu tarihte, cari hesap ilişkisinde borç bakiyesinin sıfır olması dahi, bu sonuca etkili değildir.


Kaldı ki, somut olayda, davalı kefilin, kefaletini geri aldığı yolundaki ihtarnamesinden sonra nakdi kredi borcu asıl borçlu tarafından ödenmiş ise de, sözleşmeler çerçevesinde davacı Bankaca dava dışı kredi borçlusuna verilmiş olan teminat mektuplarından kaynaklanan borç devam ettiğinden, borcun sıfırlanmış olduğundan söz edilmesine olanak da yoktur.


Bu hukuksal saptama ve değerlendirmeler, Yüksek özel Daire'nin bozma kararında yer aldığı gibi, Hukuk Genel Kurulu'nun temyiz incelemesi sonucunda verdiği onama kararında da özellikle vurgulanmış; Yüksek Özel Daire'nin bu yönlere değinen bozma gerekçesinin, görüşmeler sırasında Hukuk Genel Kurulu'nca da aynen benimsendiği, dolayısıyla, direnme kararında yer alan ve bu kabulün tersini öngören; özellikle, kefilin sözleşme sırasında B.K.nun 493. ve 494. maddelerde kendisine tanınan haklardan peşinen feragat etmesinin hukuken geçerli bulunmadığına ilişkin gerekçelerin yerinde görülmediği açıkça belirtilmiş, ancak, somut olayda, kredi borçlusunun ödeme gücüne olan güven duygusunu kaybeden davalı kefilin, davacı bankaya 19.6.1992 günlü ihtarnameyi göndererek, o tarih itibariyle mevcut borç bakiyesinin kendisine bildirilmesini istediği, ayrıca, tebliğ tarihinden sonra borçluya kullandırılacak kredilerden dolayı sorumluluk kabul etmeyeceğini bildirdiği; davacı bankanın, bu ihtarnamedeki, kefaletten vazgeçmeye ilişkin söz konusu irade beyanına yönelik herhangi bir cevap vermediği, borç bakiyesini de bildirmediği; böylece, davalı kefilde, ihtarnamesi sayesinde kendisinin kefaletten kurtulduğu yolunda haklı bir kanaat oluşmasına neden olduğu; buna rağmen, borçluya daha sonra yeni bir kredi kullandırdığı; borçluya açıklanan şekilde yeni bir kredi kullandırmasının iyiniyet kurallarıyla bağdaşmadığı benimsenmek suretiyle, yerel mahkeme karan oyçokluğu ile onanmıştır.


Eş söyleyişle, uyuşmazlığın ilişkin bulunduğu yasal ilke ve kurallar bakımından, Yüksek Özel Dairenin bozma kararı ile, Hukuk Genel Kurulu'nun onama kararları arasında herhangi bir fark veya çelişki bulunmamaktadır. Karar sonuçlarındaki farklılık, somut olayın özelliklerinden kaynaklanmaktadır.


Karar düzeltme istemi üzerine, yeniden yapılan değerlendirmede ise, şu sonuç ve kanaate varılmıştır:


Yukarıda değinildiği ve burada önemine binaen tekrarlanacağı üzere;


Davalı, dava dışı borçlu ile davacı Banka arasındaki süresiz kredi sözleşmesinde müteselsil kefil durumunda olup, ortada cari hesap şeklinde yürüyen bir borç ilişkisi bulunduğundan, kredi borcunun bir tarihte tamamen ödenmiş olması, kredi sözleşmesini sona erdirmeyeceği için, bu ödemeden sonra borçluya yeni bir kredi kullandırılması, yeni bir borç ilişkisi niteliğinde değildir. Dolayısıyla, kefilin başlangıçtaki feragati, bu yeni kredi açısından da geçerlidir; kefilin sorumluluğu, bu yeni kredi açısından da sürecektir. Öte yandan, geçerli bir kefalet sözleşmesinin kurulmasından sonra kefil, alacaklının onayı olmaksızın kefaletini geri alamaz. Bunun tersinin kabulü, kefalet kavramının özüne aykırı olur. Zira, kredi alacaklısı borçluya kredi vermeyi kabullenirken, borçlu kadar, onun kefilinin ödeme gücüne de güvenerek hareket eder. Kaldı ki, somut olayda,yine yukarıda açıklanmış olan durum karşısında, borcun sıfırlanmış olduğundan söz edilmesine olanak da yoktur.


Önemle tekrar edilmelidir ki, davalı kefilin ihtarından sonra kredi borçlusunun davacı Bankaya yaptığı ödeme, aralarındaki Genel Ticari Kredi Sözleşmeleri çerçevesinde nakdi kredi ve teminat mektubu şeklinde kullandırılmış olan kredilerin tümüne değil, sadece nakdi krediye yöneliktir. Başka bir ifadeyle, davalı kefilin,davacıya 23.6.1992 tarihinde tebliğ edilen 19.6.19992 günlü ihtarından sonra, 21.7.1992 tarihinde kredi borçlusu, sadece nakdi krediden doğan borcunu ödemiş; teminat mektuplarından doğan borcu ise ödememiştir. Nitekim, her ne kadar, icra takip tarihi itibariyle bu teminat mektupları yönünden risk oluşmamış ise de, bunların tümü, görülmekte olan dava sırasında, kredi borçlusunca ibraz edildikleri kamu kurumları tarafından nakde çevrilmiş, davacı banka bunların bedellerini ilgili kurumlara ödemek zorunda kalmıştır. Esasen, davacı Bankanın icra takibinde ve görülmekte olan davada teminat mektuplarına ilişkin talebinin, bu ödemeler nedeniyle bir alacak talebi olarak değerlendirilmesi gerektiği, yerel mahkemenin ilk direnme kararının bozulmasına yönelik 12.11.1997 günlü Hukuk Genel Kurulu kararında açıkça vurgulanmış; dolayısıyla eldeki dava, bu mektupların bedeli yönünden bir alacak davasına dönüşmüştür.


Açıklanan bu duruma göre, itirazın iptali isteminin ilişkin bulunduğu icra takibine konu nakdi kredi borcu ve (sonradan alacağa dönüşmüş olan) teminat mektupları bedelinin blokesi istemi yönünden, davalı kefilin kefaleti ve sorumluluğu devam etmektedir.


O halde, Mahkemece yapılması gereken iş, uyuşmazlığın bu doğrultuda ve toplanan delillerin ortaya koyduğu hukuksal durum çerçevesinde çözülmesidir. Delillerin ve uyuşmazlığın ilişkin bulunduğu hukuksal kavramların değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek, direnme yoluyla davanın reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırıdır.


Direnme hükmünün bu gerekçeyle bozulması gerekirken, temyiz incelemesi sonucunda zuhulen onanmış olduğu anlaşıldığından; davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulüne, onama kararının kaldırılmasına ve temyiz edilen kararın açıklanan gerekçeyle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.


Sonuç: Davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulüne, Hukuk Genel Kurulu'nun 12.6.2002 gün ve 2002/19-426 esas, 2002/513 karar sayılı onama kararının kaldırılmasına; temyiz olunan yerel mahkeme hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle davacı yararına BOZULMASINA, istek halinde harcın iadesine, ilk görüşmede çoğunluk sağlanamadığından 23.10.2002 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

http://www.hukukmedeniyeti.org/karar/1410607/ihtarname-ile-kefaletin-sona-erdiginin-bildirilmes/

Ekleme Tarihi: 21.11.2018 13:24:58.
Bu karar





Bu Kararla İlgili "Vatandaş Soruyor"daki Sorular



Yorumlar

Adınız Soyadınız:




Hukukmedeniyeti.org sitesinde yayınlanan yargısal kararlar kaynak ve kaynağa ait url adresi gösterilmek suretiyle kısmen kullanılabilir ,bütün halinde ise ancak siteye aktif link verilerek yayınlanabilir. Bireysel kullanımlarda bu zorunluluk yoktur.
www.hukukmedeniyeti.org


Okunacaklara Ekle

Hukukmedeniyeti.org sitesinde yayınlanan yargısal kararlar kaynak ve kaynağa ait url adresi gösterilmek suretiyle kısmen kullanılabilir ,bütün halinde ise ancak siteye aktif link verilerek yayınlanabilir. Bireysel kullanımlarda bu zorunluluk yoktur.




Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim