Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin
Çalışma hayatı-Sosyal güvenlik
1 Yorum

Hizmet tespiti davasında ıspat -2018





Hukuk Genel Kurulu         2018/145 E.  ,  2018/508 K.

    "İçtihat Metni"

    MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

    Taraflar arasındaki “hizmet tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 6. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.05.2013 gün ve 2011/871 E., 2013/222 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 21.06.2013 gün ve 2013/12392 E., 2013/14157 K. sayılı kararı ile; 
    (...Davacı, davalı işveren nezdinde 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arası çalıştığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkemece, bozma ilamına uyularak, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir.
    Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının davalı işyerinden 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında 32 günlük çalışmasının bildirildiği, 29.02.2008 tarihli işe giriş bildirgesinde imzasının bulunduğu, 14.01.2005 ve 21.04.2005 tarihli yerel denetim tutanaklarında, davacının isminin bulunmadığı, dosyada mevcut davacının imzasının da bulunduğu matbu belirsiz süreli iş sözleşmesinde işe başlangıç tarihinin 29.02.2008 olarak belirtildiği, yine, dosyada mevcut imzalı 01.04.2008 tarihli matbu ibranamede, davacının 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında davacının davalı işyerinde çalıştığını belirttiği anlaşılmaktadır. 
    Dairemizin bozma ilamında, “ ... ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın kendisine ait olup olmadığı hakkında davacının beyanının alınarak gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırılması gerektiği ifade edilerek, Mahkemece re'sen tespit edilecek bordro ve komşu işyeri tanıkları dinlenip tüm deliller toplandıktan sonra hasıl olacak neticeye göre karar verilmesi gerektiği” belirtilmiştir. 
    Mahkemece, bozma kararına uyulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyulmakla, bozma kararı lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hak doğar ve mahkemece de bozma kararı doğrultusunda karar verilmesi gerekir. (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı İBK) O halde Mahkemece bozma ilamına uyulduğuna göre, bozma kapsamı doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak karar verilmesi gerekir. 
    Mahkemece, bozma sonrasında yürütülen yargılama sürecinde, yazılı belgelerde yer alan imzalarla ilgili davacının beyanı alınmamış, herhangi bir inceleme yapılmamıştır. Dinlenen bir kısım davacı tanıklarının net beyanda bulunmamakla birlikte davacının 2004 yılında çalıştığını beyan ettikleri anlaşılmakta olup, Mahkeme hükmü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır. 
    506 sayılı Yasa'nın 79/10. maddesinde, bu tür hizmet tespit davasının kanıtlanması yönünden özel bir yöntem öngörülmemiştir. Kimi ayrık durumlar dışında, resmi belge veya yazılı delillerin bulunması, sigortalı sayılması gereken sürelerin saptanmasında, güçlü delil olmaları itibariyle, sonuca etkili olur. Ne varki bu tür kanıtlar salt bu nedene dayanarak istemin reddine neden olmaz; aksi durumun ispatı olanaklıdır. Somut bilgilere dayanması, inandırıcı olmaları koşuluyla, Kuruma bildirilen dönem bordro tanıkları ve komşu işyerinin kayıtlı çalışanları gibi, kişilerin bilgileri ve bunları destekleyen diğer kanıtlarla dahi sonuca gitmek mümkündür. 
    Mahkemenin bu tür davaların kişilerin sosyal güvenliğine ilişkin olması ve kamu düzenini ilgilendirdiğini göz önünde tutarak gerektiğinde; doğrudan soruşturmayı genişletmek suretiyle ve olabildiğince delilleri toplaması gerekmektedir. Bu yön, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.9.1999 gün 1999/21-510-527, 30.6.1999 gün 1999/21-549-555, 5.2.2003 gün 2003/21-35-64, 15.10.2003 gün 2003/21-634-572, 3.11.2004 gün 2004/21-480-579 ve 2004/21-479-578, 10.11.2004 gün 2004/21-538 ve 1.12.2004 gün 2004/21-629 sayılı kararlarında da vurgulanmıştır. 
    Somut olaya gelince; mahkemece açıklanan şekilde fiili çalışmanın varlığının yöntemince araştırılmadan sonuca gidildiği ortadadır.
    Mahkemece, yapılması gereken iş; ihtilaflı dönemin tamamında bildirimi ve çalışması bulunan yeni bordro tanıkları dinlenerek davacının çalışmasının hiç bir kuşku ve teredüte yer vermeyecek şekilde tespit olunması, bordro tanıklarının ifadeleri ile yetinilmemesi, yada bordro tanıklarının adresine ulaşılamaması durumunda zabıta marifetiyle tespit edilecek, işyerine o tarihte komşu olan, kayıtlı iş yeri sahiplerini ve adreslerini açık ve net olarak belirleyip, Belediyeden ve Vergi Dairesinden bu iş yerlerinin kayıtlarını getirip, komşu ve yakınlıklarını tespit etmek, sonrasında bu işyerlerinde çalıştığı tespit edilen kayıtlı komşu işyeri çalışanlarının kayıtları SGK’dan getirtilerek çalışmanın niteliği ile gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını almak, ayrıca, ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın kendisine ait olup olmadığı hakkında davacının beyanını alarak gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırmak ve elde edilecek sonuca göre karar vermekten ibarettir. 
    O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)
    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: 
    Dava 506 sayılı Kanun kapsamında hizmet süresinin tespiti istemine ilişkindir.
    Davacı vekili müvekkilinin işçi olarak 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını, ancak çalışmalarının davalı Kuruma bildirilmediğini iddia ederek müvekkilinin 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arasında davalı işyerinde asgari ücretle sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
    Davalı Kurum vekili davanın reddini savunmuştur.
    Davalı şirket davacının müvekkili şirkette 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında çalıştığını, bu tarihler dışında çalışmasının olmadığını, davacı tarafından imzalı 29.02.2008 tarihli belirsiz süreli iş sözleşmesinin davacının müvekkili şirkette daha önce çalışması bulunmadığını kanıtladığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemece 11.08.2008 tarihli kararda Kurum yoklama memurları ve sigorta müfettişleri tarafından işyeri mahallinde düzenlenen 14.01.2005 ve 21.04.2005 tarihli tutanaklarda davacının isminin bulunmadığı, davacının imzasını taşıyan işe giriş bildirgesinde ve belirsiz süreli iş sözleşmesinde 29.02.2008 tarihinde çalışmaya başladığının kayıtlı olduğu, ayrıca davacının 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını imzalı ibraname ile kabul ettiği ve dönem bordrosunda adları bulunmayan tanık sözlerine itibar edilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Hükmün davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece 14.04.2010 tarihli kararında ihtilaflı dönemin tamamında bildirimi ve çalışması bulunan yeni bordro tanıkları dinlenerek davacının çalışmasının hiçbir kuşku ve tereddüde yer vermeyecek şekilde tespit edilmesi, işyerine o tarihte komşu olan, kayıtlı iş yeri sahiplerini ve adreslerini açık ve net olarak belirleyip, Belediyeden ve Vergi Dairesinden bu iş yerlerinin kayıtlarını getirip, komşu ve yakınlıklarının belirlenmesi, sonrasında bu işyerlerinde çalıştığı tespit edilen kayıtlı komşu işyeri çalışanlarının kayıtları SGK’dan getirtilerek çalışmanın niteliği ile gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını alınması, ayrıca, ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın davacıya ait olup olmadığı hakkında davacının beyanının alınıp ve gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırılarak elde edilecek sonuca göre karar verilmesi gerektiğinden bahisle hüküm bozulmuştur.
    Yerel Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına uyularak yapılan araştırma sonucunda davacının imzasını taşıyan yazılı belgeler karşısında, dönem bordrosunda kayıtlı olmayan ve bir kısmı da davalı aleyhine benzer mahiyette davaları bulunan tanık sözlerine itibar edilerek hüküm kurulamayacağı, dinlenen kamu tanıklarının da davacı iddialarını destekler beyanda bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. 
    Yerel mahkemece davacı tarafından ileri sürülmeyen imza itirazının mahkemece resen yapılamayacağı, Özel Dairenin bozma kararında gösterilen eksikliklerin mahkemece daha önceki aşamalarda tamamlandığı ve araştırılacak bir hususun bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
    Direnme hükmü, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
    Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından hizmet tespiti talebinde bulunan davacının 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arasında davalı işveren adına kayıtlı 121466 sicil numaralı işyerinde çalıştığına dair yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
    01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7/1’inci maddesinde, “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı, 02.09.1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17.10.1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17.10.1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Kanunun Geçici 20'inci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiili hizmet süresi zammı, itibari hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” düzenlemesinin yer alması ve genel olarak kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında, davanın yasal dayanağının Mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ve anılan Kanun’un 79’uncu maddesi olduğu kabul edilmelidir.  
    Öncelikle belirtilmelidir ki, 5510 sayılı Kanunun Geçici 7’nci maddesi uyarınca, uygulama yeri bulan 506 sayılı Kanunun 2’nci ve 6’ncı maddelerinde öngörülen koşulların oluşmasıyla birlikte çalıştırılanlar, kendiliğinden sigortalı sayılırlar. Ancak, bu kimselerin ayrıca aynı Kanun’un 3’üncü maddesinde sayılan istisnalara girmemesi gerekir. Çalıştırılanların, başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın sigortalı niteliğini kazanmaları 506 sayılı Kanunun 6/1’inci maddesinde yer alan açık hüküm gereğidir.  
    Ne var ki, sigortalıların bazı haklardan yararlanmaları öncelikle kuruma bildirilmeleri, belirli süre prim ödemiş olmaları ve kanunun gerektirdiği bilgilerin açık bir şekilde bilinmesi koşullarına da bağlıdır. Anılan bilgi ve belgelerin kuruma ulaştırılmaması veya eksik ulaştırılması hâlinde ise bildirimsiz (kaçak) çalıştırma olgusu ortaya çıkacaktır. Bu durum, prim ve gelir vergisi ödememek için işverenlerce sıklıkla başvurulan bir yol olup, ülkenin gerçeklerinden biridir. İşte bu noktada, işçinin bir takım yasal haklardan yararlanabilmesi için sigortalı hizmetinin tespitini istemesi gereği ortaya çıkmaktadır.  
    Belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanağı, mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 79’uncu maddesi olup, anılan maddede “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti isteyebilecekleri” açıklanmıştır.  
    Sigortalı tarafından açılan hizmet tespiti davasında her türlü delille kanıtlanabilen çalışma olgusunun usulünce belirlenmesinden sonra, bu çalışmanın sigortalı çalışma olup olmadığı; ardından da ücret olgusu ve çalışılan zaman üzerinde durulmalıdır.  
    Sosyal güvenlik hukukunun hem kamu hukuku, hem de özel hukuk alanında kalan özellikleri dikkate alındığında, özellikle hizmet tespiti davalarında kendiliğinden araştırma ilkesinin ağır bastığı görülür. Gerçekten hizmet tespiti davaları, taraflarca hazırlama ilkesi kapsamı dışında olup, kendiliğinden araştırma ilkesi söz konusudur.  
    Sigortalılık başlangıç tarihi ve hizmet tespitine yönelik davaların kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi icabettiği Yargıtay’ın yerleşmiş içtihadı gereği olduğundan, kamu düzenini ilgilendiren hizmet tespiti davalarında, hâkimin özel bir duyarlılık göstererek delilleri kendiliğinden toplaması ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı bu davalarda ispat yükü, bir tarafa yüklenemez.  
    Öte yandan, hizmet tespiti davalarının amacı, hizmetlerin karşılığı olan sosyal güvenlik haklarının korunması olduğundan, tespiti istenen dönemde kişinin sigortalı niteliği taşıyıp taşımadığı ile yapılan işin kanun kapsamına girip girmediği araştırılmalıdır. Çalışma iddiasının gerçeğe uygunluğu ancak bu koşullar varsa inceleme konusu yapılabilecektir.  
    Çalışma olgusu her türlü delille ispatlanabileceğinden, bu davalarda iş yerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, mümkün oldukça tespiti istenen dönemde iş yerinin yönetici ve görevlileri, iş yerinde çalışan öteki kişiler ile o iş yerine komşu ve yakın iş yerlerinde, tarafları veya iş yerini bilen veya bilebilecek durumda olanlar zabıta marifetiyle araştırılarak saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalıştığı, çalışmanın konusu, sürekli, kesintili, mevsimlik mi olduğu, başlangıç ve bitiş tarihleri ve alınan ücret konularında beyanları alınarak, tanıkların sözleri değerlendirilirken bunların inandırıcılığı üzerinde durulmalı, verdikleri bilgilere nasıl vakıf oldukları, işveren ve işçiyle, iş yeriyle ilişkileri, bazen uzun yılları kapsayan bilgilerin insan hafızasında yıllarca eksiksiz nasıl taşınabileceği düşünülmeli, beyanları diğer yan delillerle desteklenmelidir.  
    Bu amaçla tanıkların, hizmet tespiti istenen tarihte, iş yeri veya komşu iş yeri sigortalısı ya da işvereni olup olmadıkları araştırılmalı, davalı Kurumdan, bu kişilerin belirtilen tarihte sigortalılık bildirimlerinin hangi iş yerinden yapılmış olduğu da sorularak, elde edilen bilgilerin ifadelerde belirtilen olgularla örtüşüp örtüşmediği de irdelenmeli, iş yerinin kapsam, kapasite ve niteliği ile bu beyanlar kontrol edilmelidir.  
    Diğer taraftan bu davalarda, işverenin çalışma olgusunu kabulü ya da reddinin tek başına hukuki bir sonuç doğurmayacağı da göz önünde tutulmalıdır.  
    Nitekim açıklanan hususlar Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2009 gün 2009/10-41 E. 2009/93 K.; 24.06.2009 gün 2009/21-249 E. 2009/291 K; 27.01.2010 gün 2019/10-578 E. 2010/37 K.; 07.04.2012 gün 2012/21-137 E. 2012/433 K.; 12.06.2013 gün 2012/10-635 E. 2013/823 K. ve 25.09.2013 gün 2013/21-182 E. 2013/2013/1401 K. sayılı kararlarında da benimsenmiş ve açıkça belirtilmiştir.
    Somut olay bakımından, davalı işyerinde 15.02.2004 ile 15.02.2008 tarihleri arasında çalışma iddiasında bulunan davacının talebinin reddine dair verilen karar Özel Dairece ibraname, işe giriş bildirgesi ve iş sözleşmesinde davacının imzaları ile ilgili araştırma yapılması ve davacının davalı işyerindeki çalışma iddiasının hiçbir kuşku ve tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş ve mahkemece uyulmasına karar verilen ilk bozma kararında belirtilen imza incelemesi ile ilgili olarak hiçbir araştırma yapılmamıştır. 
    Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda ifade edilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (9.5.1960 gün ve 21/9 E. K. sayılı YİBK).
    Uyuşmazlığın çözümü “usuli kazanılmış hak” kavramının açıklanmasını ve açıklanan olgular karşısında somut olay ve taraflar yönünden gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesini gerekli kılmaktadır. 
    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda (HMK) “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. 
    Bu kurum davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 
    Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır.
    Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması durumunda, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. 
    Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi halinde usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK. 21.01.2004 gün ve 2004/10-44 E, 2004/19 K.). 
    Bu sayılanların dışında ayrıca görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, s. 4771 vd.).
    Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. (HGK. 12.07.2006 gün ve 2006/4-519-527 sayılı, HGK. 31.05.2006 gün ve 2006/10-307-337 sayılı, HGK. 10.05.2006 gün ve 2006/4-230-288 sayılı kararı).
    Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında, mahkemece ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın kendisine ait olup olmadığı hakkında davacının beyanının alınarak, gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırılması gerektiği ifade edilerek ve resen tespit edilecek bordro ve komşu işyeri tanıkları dinlenip, tanık beyanları arasındaki çelişkiler giderilerek ve tüm deliller toplandıktan sonra hasıl olacak neticeye göre karar verilmesi gerekmektedir.
    O hâlde tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
    S O N U Ç: Yukarıda yazılı nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 21.03.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

      
    11.10.2018 12:48:48

    Yorumlar


    Hukuk Genel Kurulu         2018/146 E.  ,  2018/509 K.


      "İçtihat Metni"

      MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

      Taraflar arasındaki “hizmet tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 6. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.05.2013 gün ve 2011/880 E., 2013/221 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 21.06.2013 gün ve 2013/12391 E., 2013/14158 K. sayılı kararı ile; 
      (...Davacı, davalı işveren nezdinde 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arası çalıştığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
      Mahkemece, bozma ilamına uyularak, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir.
      Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının davalı işyerinden 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında 32 günlük çalışmasının bildirildiği, 29.02.2008 tarihli işe giriş bildirgesinde imzasının bulunduğu, 14.01.2005 ve 21.04.2005 tarihli yerel denetim tutanaklarında, davacının isminin bulunmadığı, dosyada mevcut davacının imzasının da bulunduğu matbu belirsiz süreli iş sözleşmesinde işe başlangıç tarihinin 29.02.2008 olarak belirtildiği, yine, dosyada mevcut imzalı 01.04.2008 tarihli matbu ibranamede, davacının 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında davacının davalı işyerinde çalıştığını belirttiği anlaşılmaktadır. 
      Dairemizin bozma ilamında, “...ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın kendisine ait olup olmadığı hakkında davacının beyanının alınarak gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırılması gerektiği ifade edilerek, Mahkemece re'sen tespit edilecek bordro ve komşu işyeri tanıkları dinlenip tüm deliller toplandıktan sonra hasıl olacak neticeye göre karar verilmesi gerektiği” belirtilmiştir. 
      Mahkemece, bozma kararına uyulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyulmakla, bozma kararı lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hak doğar ve mahkemece de bozma kararı doğrultusunda karar verilmesi gerekir. (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı İBK) O halde Mahkemece bozma ilamına uyulduğuna göre, bozma kapsamı doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak karar verilmesi gerekir. 
      Mahkemece, bozma sonrasında yürütülen yargılama sürecinde, yazılı belgelerde yer alan imzalarla ilgili davacının beyanı alınmamış, herhangi bir inceleme yapılmamıştır. Dinlenen bir kısım davacı tanıklarının net beyanda bulunmamakla birlikte davacının 2004 yılında çalıştığını beyan ettikleri anlaşılmakta olup, Mahkeme hükmü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır. 
      506 sayılı Yasa'nın 79/10. maddesinde, bu tür hizmet tespit davasının kanıtlanması yönünden özel bir yöntem öngörülmemiştir. Kimi ayrık durumlar dışında, resmi belge veya yazılı delillerin bulunması, sigortalı sayılması gereken sürelerin saptanmasında, güçlü delil olmaları itibariyle, sonuca etkili olur. Ne var ki bu tür kanıtlar salt bu nedene dayanarak istemin reddine neden olmaz; aksi durumun ispatı olanaklıdır. Somut bilgilere dayanması, inandırıcı olmaları koşuluyla, Kuruma bildirilen dönem bordro tanıkları ve komşu işyerinin kayıtlı çalışanları gibi, kişilerin bilgileri ve bunları destekleyen diğer kanıtlarla dahi sonuca gitmek mümkündür. 
      Mahkemenin bu tür davaların kişilerin sosyal güvenliğine ilişkin olması ve kamu düzenini ilgilendirdiğini göz önünde tutarak gerektiğinde; doğrudan soruşturmayı genişletmek suretiyle ve olabildiğince delilleri toplaması gerekmektedir. Bu yön, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.9.1999 gün 1999/21-510-527, 30.6.1999 gün 1999/21-549-555, 5.2.2003 gün 2003/21-35-64, 15.10.2003 gün 2003/21-634-572, 3.11.2004 gün 2004/21-480-579 ve 2004/21-479-578, 10.11.2004 gün 2004/21-538 ve 1.12.2004 gün 2004/21-629 sayılı kararlarında da vurgulanmıştır. 
      Somut olaya gelince; mahkemece açıklanan şekilde fiili çalışmanın varlığının yöntemince araştırılmadan sonuca gidildiği ortadadır.
      Mahkemece, yapılması gereken iş, ihtilaflı dönemin tamamında bildirimi ve çalışması bulunan yeni bordro tanıkları dinlenerek davacının çalışmasının hiç bir kuşku ve tereddüte yer vermeyecek şekilde tespit olunması, bordro tanıklarının ifadeleri ile yetinilmemesi, yada bordro tanıklarının adresine ulaşılamaması durumunda zabıta marifetiyle tespit edilecek, işyerine o tarihte komşu olan, kayıtlı iş yeri sahiplerini ve adreslerini açık ve net olarak belirleyip, Belediyeden ve Vergi Dairesinden bu iş yerlerinin kayıtlarını getirip, komşu ve yakınlıklarını tespit etmek, sonrasında bu işyerlerinde çalıştığı tespit edilen kayıtlı komşu işyeri çalışanlarının kayıtları SGK’dan getirtilerek çalışmanın niteliği ile gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını almak, ayrıca, ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın kendisine ait olup olmadığı hakkında davacının beyanını alarak gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırmak ve elde edilecek sonuca göre karar vermekten ibarettir. 
      O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)
      gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


      HUKUK GENEL KURULU KARARI

      Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: 
      Dava 506 sayılı Kanun kapsamında hizmet süresinin tespiti istemine ilişkindir.
      Davacı vekili müvekkilinin işçi olarak 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını, ancak çalışmalarının davalı Kuruma bildirilmediğini iddia ederek müvekkilinin 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arasında davalı işyerinde asgari ücretle sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
      Davalı Kurum vekili davanın reddini savunmuştur.
      Davalı şirket davacının müvekkili şirkette 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında çalıştığını, bu tarihler dışında çalışmasının olmadığını, davacı tarafından imzalı 29.02.2008 tarihli belirsiz süreli iş sözleşmesinin davacının müvekkili şirkette daha önce çalışması bulunmadığını kanıtladığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
      Mahkemece 11.08.2008 tarihli kararda Kurum yoklama memurları ve sigorta müfettişleri tarafından işyeri mahallinde düzenlenen 14.01.2005 ve 21.04.2005 tarihli tutanaklarda davacının isminin bulunmadığı, davacının imzasını taşıyan işe giriş bildirgesinde ve belirsiz süreli iş sözleşmesinde 29.02.2008 tarihinde çalışmaya başladığının kayıtlı olduğu, ayrıca davacının 29.02.2008-01.04.2008 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını imzalı ibraname ile kabul ettiği ve dönem bordrosunda adları bulunmayan tanık sözlerine itibar edilmeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
      Hükmün davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece 14.04.2010 tarihli kararında ihtilaflı dönemin tamamında bildirimi ve çalışması bulunan yeni bordro tanıkları dinlenerek davacının çalışmasının hiçbir kuşku ve tereddüde yer vermeyecek şekilde tespit edilmesi, işyerine o tarihte komşu olan, kayıtlı iş yeri sahiplerini ve adreslerini açık ve net olarak belirleyip, Belediyeden ve Vergi Dairesinden bu iş yerlerinin kayıtlarını getirip, komşu ve yakınlıklarının belirlenmesi, sonrasında bu işyerlerinde çalıştığı tespit edilen kayıtlı komşu işyeri çalışanlarının kayıtları SGK’dan getirtilerek çalışmanın niteliği ile gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını alınması, ayrıca, ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın davacıya ait olup olmadığı hakkında davacının beyanının alınıp ve gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırılarak elde edilecek sonuca göre karar verilmesi gerektiğinden bahisle hüküm bozulmuştur.
      Yerel Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına uyularak yapılan araştırma sonucunda davacının imzasını taşıyan yazılı belgeler karşısında, dönem bordrosunda kayıtlı olmayan ve bir kısmı da davalı aleyhine benzer mahiyette davaları bulunan tanık sözlerine itibar edilerek hüküm kurulamayacağı, dinlenen kamu tanıklarının da davacı iddialarını destekler beyanda bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
      Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. 
      Yerel mahkemece davacı tarafından ileri sürülmeyen imza itirazının mahkemece resen yapılamayacağı, Özel Dairenin bozma kararında gösterilen eksikliklerin mahkemece daha önceki aşamalarda tamamlandığı ve araştırılacak bir hususun bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
      Direnme hükmü, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
      Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından hizmet tespiti talebinde bulunan davacının 15.02.2004-15.02.2008 tarihleri arasında davalı işveren adına kayıtlı 121466 sicil numaralı işyerinde çalıştığına dair yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
      01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7/1’inci maddesinde, “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı, 02.09.1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17.10.1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17.10.1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Kanunun Geçici 20'inci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiili hizmet süresi zammı, itibari hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” düzenlemesinin yer alması ve genel olarak kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında, davanın yasal dayanağının Mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ve anılan Kanunun 79’uncu maddesi olduğu kabul edilmelidir.  
      Öncelikle belirtilmelidir ki, 5510 sayılı Kanunun Geçici 7’nci maddesi uyarınca, uygulama yeri bulan 506 sayılı Kanunun 2’nci ve 6’ncı maddelerinde öngörülen koşulların oluşmasıyla birlikte çalıştırılanlar, kendiliğinden sigortalı sayılırlar. Ancak, bu kimselerin ayrıca aynı Kanun’un 3’üncü maddesinde sayılan istisnalara girmemesi gerekir. Çalıştırılanların, başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın sigortalı niteliğini kazanmaları 506 sayılı Kanunun 6/1’inci maddesinde yer alan açık hüküm gereğidir.  
      Ne var ki, sigortalıların bazı haklardan yararlanmaları öncelikle kuruma bildirilmeleri, belirli süre prim ödemiş olmaları ve kanunun gerektirdiği bilgilerin açık bir şekilde bilinmesi koşullarına da bağlıdır. Anılan bilgi ve belgelerin kuruma ulaştırılmaması veya eksik ulaştırılması hâlinde ise bildirimsiz (kaçak) çalıştırma olgusu ortaya çıkacaktır. Bu durum, prim ve gelir vergisi ödememek için işverenlerce sıklıkla başvurulan bir yol olup, ülkenin gerçeklerinden biridir. İşte bu noktada, işçinin bir takım yasal haklardan yararlanabilmesi için sigortalı hizmetinin tespitini istemesi gereği ortaya çıkmaktadır.  
      Belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanağı, mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 79’uncu maddesi olup, anılan maddede “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti isteyebilecekleri” açıklanmıştır.  
      Sigortalı tarafından açılan hizmet tespiti davasında her türlü delille kanıtlanabilen çalışma olgusunun usulünce belirlenmesinden sonra, bu çalışmanın sigortalı çalışma olup olmadığı; ardından da ücret olgusu ve çalışılan zaman üzerinde durulmalıdır.  
      Sosyal güvenlik hukukunun hem kamu hukuku, hem de özel hukuk alanında kalan özellikleri dikkate alındığında, özellikle hizmet tespiti davalarında kendiliğinden araştırma ilkesinin ağır bastığı görülür. Gerçekten hizmet tespiti davaları, taraflarca hazırlama ilkesi kapsamı dışında olup, kendiliğinden araştırma ilkesi söz konusudur.  
      Sigortalılık başlangıç tarihi ve hizmet tespitine yönelik davaların kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi icabettiği Yargıtay’ın yerleşmiş içtihadı gereği olduğundan, kamu düzenini ilgilendiren hizmet tespiti davalarında, hâkimin özel bir duyarlılık göstererek delilleri kendiliğinden toplaması ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı bu davalarda ispat yükü, bir tarafa yüklenemez.  
      Öte yandan, hizmet tespiti davalarının amacı, hizmetlerin karşılığı olan sosyal güvenlik haklarının korunması olduğundan, tespiti istenen dönemde kişinin sigortalı niteliği taşıyıp taşımadığı ile yapılan işin kanun kapsamına girip girmediği araştırılmalıdır. Çalışma iddiasının gerçeğe uygunluğu ancak bu koşullar varsa inceleme konusu yapılabilecektir.  
      Çalışma olgusu her türlü delille ispatlanabileceğinden, bu davalarda iş yerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, mümkün oldukça tespiti istenen dönemde iş yerinin yönetici ve görevlileri, iş yerinde çalışan öteki kişiler ile o iş yerine komşu ve yakın iş yerlerinde, tarafları veya iş yerini bilen veya bilebilecek durumda olanlar zabıta marifetiyle araştırılarak saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalıştığı, çalışmanın konusu, sürekli, kesintili, mevsimlik mi olduğu, başlangıç ve bitiş tarihleri ve alınan ücret konularında beyanları alınarak, tanıkların sözleri değerlendirilirken bunların inandırıcılığı üzerinde durulmalı, verdikleri bilgilere nasıl vakıf oldukları, işveren ve işçiyle, iş yeriyle ilişkileri, bazen uzun yılları kapsayan bilgilerin insan hafızasında yıllarca eksiksiz nasıl taşınabileceği düşünülmeli, beyanları diğer yan delillerle desteklenmelidir.  
      Bu amaçla tanıkların, hizmet tespiti istenen tarihte, iş yeri veya komşu iş yeri sigortalısı ya da işvereni olup olmadıkları araştırılmalı, davalı Kurumdan, bu kişilerin belirtilen tarihte sigortalılık bildirimlerinin hangi iş yerinden yapılmış olduğu da sorularak, elde edilen bilgilerin ifadelerde belirtilen olgularla örtüşüp örtüşmediği de irdelenmeli, iş yerinin kapsam, kapasite ve niteliği ile bu beyanlar kontrol edilmelidir.  
      Diğer taraftan bu davalarda, işverenin çalışma olgusunu kabulü ya da reddinin tek başına hukuki bir sonuç doğurmayacağı da göz önünde tutulmalıdır.  
      Nitekim açıklanan hususlar Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2009 gün 2009/10-41 E. 2009/93 K.; 24.06.2009 gün 2009/21-249 E. 2009/291 K; 27.01.2010 gün 2019/10-578 E. 2010/37 K.; 07.04.2012 gün 2012/21-137 E. 2012/433 K.; 12.06.2013 gün 2012/10-635 E. 2013/823 K. ve 25.09.2013 gün 2013/21-182 E. 2013/2013/1401 K. sayılı kararlarında da benimsenmiş ve açıkça belirtilmiştir.
      Somut olay bakımından, davalı işyerinde 15.02.2004 ile 15.02.2008 tarihleri arasında çalışma iddiasında bulunan davacının talebinin reddine dair verilen karar Özel Dairece ibraname, işe giriş bildirgesi ve iş sözleşmesinde davacının imzaları ile ilgili araştırma yapılması ve davacının davalı işyerindeki çalışma iddiasının hiçbir kuşku ve tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş ve mahkemece uyulmasına karar verilen ilk bozma kararında belirtilen imza incelemesi ile ilgili olarak hiçbir araştırma yapılmamıştır. 
      Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda ifade edilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (9.5.1960 gün ve 21/9 E.K. sayılı YİBK).
      Uyuşmazlığın çözümü “usuli kazanılmış hak” kavramının açıklanmasını ve açıklanan olgular karşısında somut olay ve taraflar yönünden gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesini gerekli kılmaktadır. 
      6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda (HMK) “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. 
      Bu kurum davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 
      Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır.
      Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması durumunda, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. 
      Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK. 21.01.2004 gün ve 2004/10-44 E, 2004/19 K.). 
      Bu sayılanların dışında ayrıca görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, s. 4771 vd.).
      Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir (HGK. 12.07.2006 gün ve 2006/4-519-527 sayılı, HGK. 31.05.2006 gün ve 2006/10-307-337 sayılı, HGK. 10.05.2006 gün ve 2006/4-230-288 sayılı kararı).
      Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında, mahkemece ibraname, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve işe giriş bildirgesindeki imzanın kendisine ait olup olmadığı hakkında davacının beyanının alınarak gerekirse uzman bilirkişilere imza incelemesi yaptırılması gerektiği ifade edilerek ve resen tespit edilecek bordro ve komşu işyeri tanıkları dinlenip, tanık beyanları arasındaki çelişkiler giderilerek ve tüm deliller toplandıktan sonra hasıl olacak neticeye göre karar verilmesi gerekmektedir.
      O hâlde tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
      S O N U Ç: Yukarıda yazılı nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 21.03.2018 gününde oy birliği ile karar verildi. 

      Cevapla

      Adınız:





      Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim