Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin
Genel Haberler
0 Yorum




9 KASIM 2017 günü sosyal medya hesabından yayınladığı  "Zorunlu ibadete hayır" başlıklı yazı ile büyük tartışmalar yaratan Yargıtay üyesi Abdullah Yaman    sözkonusu yazı nedeniyle yazılan yazılara yine sosyal medya hesabından Toptan cevap layihası" başlıklı bir yazı ile cevap verdi. 

İşte o yazı 


TOPTAN CEVAP LAHİYASI

TOPTAN CEVAP LAYİHASI
Bir önceki yazımızda, Kemalist mü’minleri teşhis için biyometrik fotoğraf çekmeye çalıştık…
Malum, biyometrik fotoğraf tekniği, fotoşop uygulamasına müsaade etmediği için görüntü neyse birebir yansıtmak durumundasınız…
Bir muhalefet partisi milletvekilinin “Atatürk’e saldırıyor” şeklinde tezvirat yapması ve müteakiben ODA TV ve SÖZCÜ gibi nefret satarak geçim temin eden basının aynı çarpık başlıkla haberleştirmeleri üzerine komut alan ne kadar meczup, tinerji ve balici (1) varsa çekirge sürüsü misali saldırmaya başladılar…

Bendeniz fotoğrafla teşhis koymaya çalışırken, birbirinden iğrenç tepkileriyle MR, Tomoğrafi, Röntgenlerini de çektirerek kendilerine konulan teşhisi teyit etmeye başladılar…

Allah için, akıl, fikir, zeka içeren bir şey söyleseler gam yemeyeceğim… Hakaret, küfür ve tehditten öte karşı tez getiremediler…
Silerek, engelleyerek korunmaya çalıştıysam da muvaffak olamayınca, bıraktım… Hem böylelikle bu mahlukatın şişede durdukları gibi durmadıklarını cümle alem görsün istedim…

Galiz küfürleri aktarmaya edebim elvermiyor… En naif tepkileri ise “defol git bizim ülkemizden” oldu…
Adamlar haklı… Yıllardır toplumun diğer kesimleriyle ev sahibi-kiracı ilişkisi içinde yaşamaya alışmışlar…
Ne yalan söyleyeyim; bir müddet tefekkürden sonra acımaya başladım…
Esasında bu saldırganların her birinin çaresiz müfredat mağduru olduklarının idrakine vardım… Eğitim marangozlarının tornalarından şekillenip piyasaya salınmışlar… Tefekkür etme, sorgulama, analitik düşünme gibi ameliyelerle hiç işleri olmamış…
El’an serumlandıkları ODA TV ve SÖZCÜ ile aralarında simbiyotik bir ilişki kurulmuş... Karşılıklı olarak nefret alışverişinde bulunarak birbirlerinin gazlarını alıyorlar… Adeta itikafa girdikleri bu ODA’nın ne çıkışı ne de camı/penceresi mevcut… Boyunları tutulurcasına izledikleri TV den hep aynı ezberler pompalanmış…

Din tanımlamasına kızmışlar, ama ertesi gün Anıtkabir’de sözlerimi teyit eden bir kanaat önderinin sözlerini görmezden gelecek kadar sağır rolüne yatmışlar…

Allah şifa versin demekten öte diyecek bir şey bulamıyorum…
Dikkatimi çeken bir diğer husus ise özellikle Yargıtay’ı üyeliğime yapılan vurgu idi… Öyle ki, günde 1.25 TL bedelle Kemalist gazı almakla görevli SÖZCÜ gazetesi, açıklamayı Yargıtay’da yapmışım gibi bir tezviratla kurumsal refleksi tahrik etmeye çalışmış…
“Efendiler”, bendenizin yazıyı paylaştığı profilde sıradan bir ilkokul resmi yer almakta… Yargıtay üyesi veya hakimlik yaptığıma dair en ufak bir tanıtıcı bilgi yer almamakta… Buna rağmen ne diye Yargıtay’ı bu işe bulaştırırsınız ki?
İşin ilginci, muhalefet partisi milletvekilinin ve dolayısıyla haberi ondan aktaran her iki haber kanalının da Cumhurbaşkanını göreve çağırmış olmalarıydı… Hani, şu sıkı sık yargıya müdahale etmekle itham ettikleri Cumhurbaşkanını…
Demek oluyor ki, söz konusu düşman tasfiyesi olunca ilkeler bir süreliğine tatile çıkabiliyormuş… Doğrusu, her taraflarından ilke/tutarlılık akan bu odaklara şapka çıkaracağım, çıkarmasına ama bu sefer de “şapka kanununa muhalefet etti “ diye linç edeceklerinden endişeleniyorum…
İşin bir başka yönü de yalan ve iftiradan beslenmeleriydi…
Kemalist medya unsurları ile sosyal medya leşkerlerinin üzerinden tepindikleri en büyük yalan ise benim korkuya kapılarak "yazdıklarımı silmiş" olmam hadisesiyle ilgiliydi…

“Efendiler” haklı olduğum hiçbir tezde, geri adım atmam söz konusu dahi olamaz…Sosyal medyaya sürdüğünüz cihatçılarınıza psikolojik destek sağlamak için yalan dolana ihtiyacınız olabilir ama lütfen benim üzerimden yapmayın… Bakın, bu kez yalanınızın yürürlük süresi yatsıyı bile bulmadı…

Anlaşılan o ki, düşünce (içinden geçirmek) hürriyetine sonuna kadar saygılısınız… Lakin düşünceyi ifade etme hususuna gelince; kadı kızında da görülebilecek bir takım kusurlarla mamulsünüz…
Gelelim esas mevzuya, yani Atatürk’e saldırıp saldırmadığım meselesine…
Sıffin savaşında mızraklarının ucuna Kuran sayfaları taktıktan sonra Hz. Ali taraftarlarına yönelik “bunlar Kuran’a saldırıyor” diyen uyanıklardan zerre miktarınca farkınız yok…
Hazine arazisine inşa ettiği gecekondusunu yıkımdan kurtarmak için Atatürk maskı ve bayrakla çatıya çıkan oportünistler ne kadar samimi ise siz de o denli içtensiniz…
Özetle, sizin dünyanızdaki Atatürk, dünyevi çıkarlarınızı korumak için sağa sola salladığınız bir sopadan öte fonksiyon ifa etmiyor...
“Efendiler”… Yazılarımı 10 amperlik bir IQ nün algılayacağı üslupta yazıyorum…

Bir zamanlar idolleştirdiğiniz mütekait baro başkanınızın bile anlayamamış olmasına ne demeli, bilemiyorum...
Dünyanın en iyi sondaj makinalarını seferber etseniz, tüm arkeologları göreve de çağırsanız bir önceki yazımdan size ekmek çıkmayacağını bilmeniz gerekir…

Sair kesimlerin size uzattıkları elle ilgili; reddiyeci, alaycı tavrınız ile “dinler arası diyalog” çabalarını da sekte vurdunuz :))
İyisi mi; “Lekum diniküm veliye din”
(1) Seviyeli tepki ve eleştiride bulunanları yukarıdaki tabirlerden tenzih ederim.

 ABDULLAH YAMAN'IN  TARTIŞMALARA NEDEN OLAN ÖNCEKİ YAZISI : 

ZORUNLU İBADETE HAYIR 


Öteden beri Kemalizm’in bir ideoloji olduğu söylenir ama esasında kendine özgü ritüel, ayin ve törenleri olan bir dindir, tespitinde bulunsak yanlış tanımlamış olmayız, herhalde… Hemde hiçbir dine nasip olmayan “resmi devlet dini” olma ayrıcalığını da bünyesinde barındırarak…

İyi de adamlar sabah akşam bilimsellik, aydınlanmacılık, pozitivizm üzerine nutuk irat ediyorlar, nasıl olur da din şeklinde tanımlayabilirsin, yolunda bir soru akla gelebilir…

Müsaadenizle özetleyelim:

Asırlardır ahlak, fazilet ve kısacası her türlü meşruiyeti din üzerinden içselleştiren bir topluma; hadi bakalım bundan böyle seküler-laik takılacaksınız demekle sonuç alamazsınız…

Hani “çivi çiviyi söker” diye bir tabir var ya kanaatimce en büyük sosyolojik gerçeğe işaret eder… Yıllardan beridir her şeyi din üzerinden okuyan bir toplumu dönüştürmek için eski alışkanlıklarını da hesaba katarak ikame bir takım ayin ve ritüelleri devreye sokmak suretiyle, amacınıza ulaşabilirsiniz…

Türkiye’deki Kemalist elit de dersini iyi çalışarak, sistemin bekasını Atatürk’ün ömrüyle sınırlandırmamak için kendince çok yerinde tedbirlerle yola koyulmuştur...

Öncelikle sair türbe ve tekkelerin kapısına kilit vurarak hepsinin toplam yüzölçümünden daha fazlasını Anıtkabir adı altında Atatürk’ün mezarına tahsis ederek, merkezi bir kutsal mekan ihtiyacına cevap verdiler…

Böylelikle, Türklerin atası olarak soyadlandırılan bir insan için; Orta Asya, Selçuklu ya da Osmanlı mimari tarzı yerine, Antik Yunan tapınaklarını andırır bir mezar yaparak, Kemalettin Kamu’nun “Kabe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” temennisinde dile getirdiği ikame bir “umre/hac” mekanına dönüştürdüler…

Sair türbe ve kabirlerde dua edenler, bilimsellik namına ti’ye alınırken, milli bayram ve anma törenlerinde bir nevi içtima alanına çevirdikleri Anıtkabir’deki cemaat mevcudiyeti istatistikleri üzerinden gurur devşirdiler…

“Aydınlanmacı” ne kadar Kemalist kurum ve STK varsa, özel cübbe ve kisveleri içinde Anıtkabir ziyaretlerinde bulunarak mekanı bir nevi “ATA’ya şikayet” mercii haline getirdiler…

İslami cenahta çocukları dine ısındırmak için camilerde oyun parkı kurulması fikri galebe çalarken, Kemalist müminler ibadethanelerinin mehabetini/saygınlığını bozar endişesiyle bu masum talebe bile ayak direyerek kutsalına sahip çıkma noktasında diğer dindarlara nal toplattılar…

Bir yandan (haklı olarak) zorunlu din derslerine karşı çıkarlarken, diğer yandan resmi kurum ve kuruluşları temsil makamında olanlar yönünden anıtkabir törenlerini bir nevi zorunlu ibadet haline getirerek insanları Kemalizm dininin münafıklık (riyakarlık) safına itmenin hazzını yaşayarak, ardından ti’ye alıp makaraya sardılar…

Tüm resmi zevatın Ankara’ya gelerek bu ayine iştirak etmesinin imkansızlığından hareketle, taşradaki yerleşim birimlerine endüstriyel heykeller dikerek kamu görevlilerinin bulundukları yerdeki bu ayin mekanlarında yarı beline (rükuya) kadar eğilerek ibadet etmelerine “olanak” sağladılar…

Yetmedi, apartman kat malikleri toplantılarına varıncaya dek, bütün toplantı ve oturumlarda gündemden evvel “saygı duruşunu ” bir nevi işin olmazsa olmazı yani besmelesi haline getirdiler…

İslam inancındaki “herşeyin peygamberin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı” tezini karşılarcasına, “olmasaydın olmazdık” söylemiyle işi takva boyutuna vardırdılar…

Henüz yaşamakta olan ve dolayısıyla, işitme ve görme duyusunu yitirmediği için; üzülen elem ve kedere garkolan bir cumhurbaşkanına hakaret edebilmeyi kişisel özgürlük adına savunurken, 80 yıl önce vefat etmiş 1. Cumhurbaşkanımız hakkında en ufak bir eleştirinin hapisle sonuçlanması yolunda fikri takipte bulunmayı ihmal etmediler…

Yarın 10 Kasım… Bilindik sahneleri tekraren yaşayacağız… Saat 09:05 te yollarda seyreden vatandaşların bir kısmı kontak kapatarak çaldıkları klaksonlarla anma ritüeline iştirak ederken; trafiğin kapanması nedeniyle hareketsiz kalmak zorunda kalan tüm araç sürücülerinin atalarına ne denli sadık olduklarına dair “özel” haberlere boğulacağız…

Atatürk’ün son nefesini verdiği yatağın başucundaki askerimiz, yüzüne zoomlanan kameraları hayal kırıklığına uğratmayarak, gözlerinde yuvarlanan yaşları yerçekimine emanet edecek…

Yalnızca bu mu? Sağ olsunlar bizim Kemalistler yeni bir din icat ederken hurafeleri de ithal etmeyi unutmamışlar…

Damal dağı gölgesinden oluşan Atatürk silueti ve kendiliğinden bir araya gelerek ATA'ya benzer bir görüntü veren bulut "mucizeleri" üzerinden iman tazeleyecekler…

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama yazı fazla uzamasın diye mevzuyu bir yerde bağlamak zorundayım…

Türkiye’de öteden beri dinde reform çağrısı yapan Kemalist’lerin kendi dinlerinde en ufak bir tadilat yapmaya niyetleri yok… Öyle ki, Yontma Kemalizm çağından, Cilalı Kemalizm sürecine evirileceklerine dair en ufak bir umut ışığı dahi görememekteyiz…

Ne var ki, kendileri muhalefette olsa dahi dinlerini iktidarda tutan bir koruma zırhına sahipler... Dogmatik olmakla itham ettikleri sair dinler bile kendi içinde ciddi tartışmalar yaşarken; anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez” zırhıyla kaplı olan bir dine mensup olmanın konforunu yaşamaya devam edecekler…

Biliyorum, bunları dillendirdiğim için çok öfkeleneceksiniz ama biz burada resim yada tablo çizmiyoruz… Yalnızca yüzünüze ayna tutup biyometrik fotoğraf çekiyoruz…

Rahatsızlık veren bir şey varsa bilin ki, anakronik portrenizdir…




 : 


İSTANBUL BAROSU ESKİ BAŞKANI PROF.DR. ÜMİT KOCASAKAL'IN  KONUYLA  İLGİLİ ODATV DE YAYINLANAN  YAZISI :



Yeni gömlek Atatürkçülük mü

Kurtuluş; kuruluşta ve Atatürk'tedir, onun görüş ve ilkelerinin iktidara gelmesindedir...



Yazının uzun olduğunun farkındayım, okurun hoşgörüsüne sığınmaktayım.  Ancak  bazı şeyleri  açıklamak ve açmak zorunlu. Hele ki konu Atatürk olunca...

Geçtiğimiz günlerde, sadece Türk Milletinin değil bütün mazlum milletlerin ve doğunun kahramanı, emperyalizmin korkulu rüyası ulu Önder Atatürk'ü milletçe bir kez daha "andık". Onun "naçiz vücudunun" toprak olmasından bu yana 79 yıl geçmiş olmasına, bu hususta hiç bir zorlama olmamasına rağmen, özellikle son 10 yılda onun yaptıklarına, aziz hatırasına bunca alçakça iftira ve saldırı varken, yine bir 10 Kasım sabahı saat dokuzu beş geçe içimizdeki özlemi, saygıyı, sevgiyi sirenlere döktük ve saygıya durduk... Birilerinin dediği gibi "çakılıp kalmak", "sap gibi" durmak değildi bu. Her 10 kasımda yaşanılan ve yaşatılan bu ruh, nasıl Yargıtay üyesi olabilmişse (hakim demeye gerçekten zorlanıyorum) üstelik bir hukuk genel kurulu üyesinin ileri sürdüğü gibi bir "ibadet" de değil, "zorunlu" hiç değil. Bu anma; hayata sadece biat ve itaat kültürü ile bakabilen, bir zorunluluk, emir veya talimat almaksızın bireysel bir seçim olarak bir davranışta bulunulabileceğine ihtimal veremeyen, hangi ruh köklerinden beslendiği, kimlere ve hangi çevrelere "mesaj" verdiği açıkça anlaşılan bu zihniyetin anlamadığı, anlayamayacağı bir minnet, sevgi ve saygıdan ibaret.

BİLDİK TANIDIK HEZEYANLAR

Bu zat, hiç bir zorunluluk olmamasına karşın saat dokuzu beş geçe elinde süpürgesiyle saygı duruşunda bulunan temizlik işçine, Ulu Önder'in resmini okşayan neneye iyi baksın. Atatürk sevgisini bir "din" olarak, onu anmayı bir "ibadet" olarak gören, Anıtkabir'i "türbe" ve "tekke" ye benzetebilen, bununla da yetinmeyip bir "hukuk fakültesi mezunu" olarak anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkelerini bir "zırh" olarak gören bu zihniyetin üyesi olduğu bir Yargıtay'a benim şahsen güven ve saygı duymam mümkün değildir.

Kendisi derhal istifa etmeli, hakkında gerekli idari ve cezai soruşturma yürütülmeli, "mensubiyeti", nerelere "mesaj" verdiği araştırılmalıdır. Başta bizzat Yargıtay, Danıştay ve barolar olmak üzere, hukuk camiası bu "hadsizliğe", "densizliğe" gerekli cevabı vermelidir. Bunun yanı sıra, bu ve benzeri ifadeleri ortaya koyabilen bu zihniyetin nasıl, hangi ruh ikliminde yeşerdiği de sorgulanmalıdır.

Şimdi küresel planlamaya ve cehalete dayalı bildik ve tanıdık "zırvaları", "hezeyan"ları bir yana bırakıp gerçeklere gelelim.


Çok kez yazdım, söyledim, tekrarlayayım: Atatürk'e saldırmak sadece birilerinin "ruh köklerinden", "fıtratından" kaynaklanan bir durum olmayıp, Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak, milli mücadelenin "rövanşını" almak isteyen emperyalizmin, CIA'nın bir projesidir ve bu husus, Graham Fuller'in "Yeni Türkiye" isimli, başlığı dahi "manidar" kitabında çok açıkça ortaya konulmaktadır. Bu konuda daha önce Odatv'de yayımlanan "Bir CİA Projesi Olarak Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Küstahlığı: dinle Küçük Adam" başlıklı yazım okunabilir. Anılan kitapta, başkaca makale ve söylemlerde sürekli olarak Kemalizm'in tasfiyesi, Atatürk'ün resimlerinin indirilmesi gerekliliği üzerinde durulması boşuna değildir. Çünkü Atatürk düşüncesi, emperyalizme, küresel "virüs" ve "mikroplara" karşı bir bağışıklık sistemi, bir antibiyotik, bir antioksidan, bir savunma kalkanıdır!  Atatürk düşüncesi yok edilmeden Türkiye'yi dönüştürmek, yok etmek, parçalamak mümkün değildir. Bu açıdan Atatürk'e saldırmak, bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmin işbirlikçiliğini yapmak demektir. Yine açıkça ifade etmek gerekir ki, Atatürk'e saldıranın, sövenin, hakaret ve iftira edenin mutlaka ya aklında bir bozukluk vardır ya da sütünde ve kanında...

Bu sene, daha önce 10 Kasımlarda dönemsel olarak "hastalanan", "kulak-burun-boğaz" enfeksiyonu geçiren (!), pek çok devlet büyüğü, bu arada iktidar partisi yetkilileri ve örgütü Anıtkabir'e gitti. Kimse yanlış anlamasın: Elbette Atatürk kimsenin "mülkiyetinde" değildir ve elbette Atatürk paylaştıkça çoğalır, çünkü Atatürk bugünümüzün sebebi, varlığımızın teminatıdır.  Ancak bu, Atatürk'ün çeşitli saiklerle tıpkı dinin istismar edilip sömürülmesi gibi benzeri bir istismara, kullanıma alet edilmesine sessiz kalmayı, bunu kabullenmeyi de gerektirmemektedir. Eğer Atatürk "ortak değer" ise, bu ortak değere yönelik her türlü saldırı da "ortak" bir savunma ve tepkiyi gerektirmekte, Atatürk'e saldıran her türlü "meczup", "mensup" ve "soytarı" ya gerekli cevabın verilmesini zorunlu kılmaktadır.

YENİ BİR GÖMLEK Mİ

Bu anlamda samimi olarak gerçeklerin görülüp Atatürk'e yönelinmesi çok önemli ve değerlidir. Ancak sırf "Atatürk" ifadesinin kullanılması, Anıtkabir'e gidilmesinden hareketle de siyasi iktidarın Atatürk gerçeğini "anladığını", artık Cumhuriyet ve Atatürk ile kavga etmeyi bıraktığını ileri sürmek de fazla  "erken", "safiyane" ve "romantik" bir düşüncedir. Daha önce yaşananlara bakıldığında bunun da belirli bir amaca (2019 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine) yönelik bir "açılım" olup olmadığını, artık eskiyen, paralanan bir "gömleğin" yerine yeni bir "gömlek" olup olmadığını sorgulama hakkına sahibiz. Bu açıdan Atatürk'e yapılan saldırıların özellikle son yıllarda neden arttığını, bu cesaret ve densizliğin nereden kaynaklandığını, kimlerden güç ve destek aldığını, bu saldırıların niçin daha çok iktidara mensup veya yakın kişi ve kuruluşlardan kaynaklandığını, niçin bu hususlarda iktidar yetkililerince gerekli uyarıların yapılmadığını, "racon" kesilmediğini sorgulamak da hakkımızdır. Tıpkı "doksan yıllık reklam arası", "iki ayyaş" ve daha onlarca örneği hatırlamak ve kuşku duymak gibi... Ancak tüm bu yaşananlar her durumda Atatürk'ün büyüklüğünü göstermekte, onun ve düşüncesinin bu topraklarda yenilemeyeceğini, onun Türk Milletinin yüreğinden, hafızasından silinemeyeceğini bir kez daha teyit etmektedir.

Elbette kimse Atatürkçü olmak zorunda değildir. Ancak Atatürk'ün düşüncelerini gerçekten benimseyip egemen kılma düşüncesine sahip olmayanların Atatürkçü gibi görünmeye ve bu konuda toplumu "kandırmaya" da hakları yoktur! Aynı şekilde kimsenin Atatürk'ü gerçek düşünce ve niyetlerini gizlemek için maske, kalkan ve paratoner gibi kullanma hakkı da yoktur! Herkes dürüst ve samimi olmalı, "maske" ve "gömlek"lere başvurmadan gerçek düşüncesini dışa vurmalıdır. Artık bu "maskeli balo" sona ermelidir!

SAHTE ATATÜRKÇÜLER

Burada bir başka önemli hususun altını çizmek gerekir: Anıtkabir'e gitme veya Atatürk'e sahip çıkma bakımından samimiyeti sorgulanması gereken sadece AKP iktidarı ve onun yetkilileri değildir, hatta bu öncelikli değildir. Bu husustaki samimiyet sorgulaması öncelikle kendisini "Atatürkçü" olarak niteleyenler bakımından gereklidir. Maalesef nasıl ki birileri bu toplumu kutsal din duyguları ile, "Allah" ile aldattıysa, birileri de "Atatürk" ile aldatmıştır ve aldatmaya devam etmektedir. Hem de Atatürkçü gibi görünerek, sadece ismini zikredip hiç bir düşüncesini hayata geçirmeyerek! Türkiye, nerede ve hangi mevkide olursa olsun önce bu sahte "Atatürkçü"lerle hesaplaşmalı ve bunlardan kurtulmalıdır.

Artık şu bir tarihsel, bilimsel ve sosyolojik gerçeklik olarak ortaya çıkmıştır: Türkiye kurucu değerlerden, Atatürk'ten, onun gösterdiği yoldan uzaklaştıkça bugünkü kaotik ve karanlık ortama gelmiştir. Bu süreci sadece AKP iktidarına bağlamak da yanlış ve yanıltıcıdır. Gelinen süreç, 1950 yılından bu yana bugüne dek Cumhuriyeti ve Atatürk'ü yeterince anlamayan, içselleştiremeyen  Cumhuriyet hükümetlerinin tamamının eseridir. Ancak şairin dediği gibi "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler..." Burada da birincilik ve aslan payı "AK (!)" Parti iktidarınındır ! Gelinen noktada bu zihinsel karışıklıktan, karanlıktan Türkiye'yi aydınlığa çıkaracak yegane yol da Atatürk'e dönmektir.

Tam da bu noktada Atatürkçülüğün ne olduğu ve ne olmadığının tartışılması gerekmektedir. Bir kere Atatürkçü olmak sadece onu "sevmek", ona "saygı duymak", ismini "anmak", resimlerini "asmak" değildir. Bunlar kuşkusuz son derece önemli, anlamlı, değerlidir, ancak yeterli değildir. Esasen bunlar, bir ülkenin kurucusuna karşı olması gereken asgari ahlaki, vicdani ve tarihi bir borçtur. Bununla birlikte Atatürk, söylemleri ve eylemleri ile Türkiye'nin varoluşunun, birliğinin, bütünlüğünün teminatı, yön duygusu ve pusulasıdır. Şu halde Atatürk'ü "ortak değer" olarak görenler, sadece onu "sevmekle", "saygı duymakla" yetinmeyip, fikirlerini rehber edinip hayata geçirmelidir. Bu temelde, hiç kimsenin, kendine göre bir "Atatürk" ve "Atatürkçülük" yaratma gibi bir hakkı yoktur. Atatürkçülüğün ne olup ne olmadığı, bizzat Ulu Önder'in söylem ve eylemleri ile bellidir. Şu halde Atatürkçülük, esasen altı okta ifadesini bulan bir bütündür, parçalanamaz! Bir başka ifadeyle olması gereken Onun başta bağımsızlık ve ekonomi politikası olmak üzere tüm fikirlerini hayata geçirmektir. Bu açıdan belki de Atatürkçülüğün ne olduğundan ziyade ne olmadığından söz etmek gerekir.

Aşağıdaki liste elbette ki uzatılabilir ve uzatılmalıdır, ancak ana hatları ile:

- Tam bağımsızlığı koşulsuz olarak savunamayanlar, dile getiremeyenler;

- Türlü adlandırma ve önermelerle modern mandacılık ve himayecilik yapanlar;

- Emperyalizme ve onun temsilcilerine açıkça karşı çıkıp tek bir söz söyleyemeyenler,

- Batının "ilim ve fennini" almanın ötesinde "batıcılık" yapıp batının önünde eğilenler;

- Emperyalizmin ihalelerine girerek taşeronluk kapanlar ve eşbaşkanlığa soyunanlar;

- Çeşitli maskeler arkasında etnikçilik, mezhepçilik, bölgecilik ve bilimum alt kimliklere dayalı bölücülük yaparak ulus devlete, üniter yapıya saldıranlar ve bu kişilerle yollarını ayıramayanlar;

- Emperyalizmin taşeronu ve tetikçisi olan tarikat ve cemaatleri yüceltip, Said-i nursi ve diğer Cumhuriyet güzellemesi yapanlar, akıl ve bilimi sürgüne gönderenler;

- Beyhude de olsa Cumhuriyeti ve Atatürk'ü gönüllerden, hafızalardan silmeye yönelik olarak müfredattan çıkarmaya cüret edenler, Ulu Önder'in resimlerini indirmeye çalışanlar;

- Halkı ezen vahşi liberal politikaları benimseyip, kamucu politikalara sırt çevirenler, üretime dayalı milli bir kalkınma ekonomisini benimsemeyip modern kapitülasyonlara, ülkenni kaynaklarının sömürülmesine izin verip ses çıkarmayanlar

konum ve söylemleri ne olursa olsun Atatürkçü olamazlar. Türkiye'ye gereken, "söylem" Atatürkçülüğünü bırakıp, Atatürk'ü "güne uyarlama" gibi garip ve anlamsız düşüncelere kapılmadan "eylem" Atatürkçülüğüne geçmektir. Atatürk ve onun düşüncesi her şeyiyle yaşayan ve güncel bir yol haritasıdır.

HAKARET SUÇUNUN VARLIK SEBEBİ...

Son olarak bu kapsamda bir tür samimiyet testi olarak Siyasi iktidara bir önerimiz olacaktır: Bilindiği üzere 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun, Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse için bir yıldan üç yıla kadar; heykel, büst veya abidelerini yahut kabrini tahrip edenlere, kıran, bozan veya kirletenlere bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörmektedir. Bu Kanun, 1951 yılında, Menderes iktidarı döneminde Atatürk'e saldırıların artması üzerine çıkartılmıştır. Bu Kanun, birilerinin ileri sürdüğü gibi Atatürk'ü değil, ülkenin kurtarıcısı ve kurucusuna, ilk Cumhurbaşkanına karşı toplumun çok büyük bir kesiminde var olan sevgi ve saygı duygusunu, kamu düzenini korumaktadır. Tıpkı 765 sayılı Türk ceza Kanununun 175/3.maddesinde düzenlenen ve Yeni TCK'da da 125/3-c maddesinde yansımasını bulan kutsal değerlere hakaret suçunun Allah'ı, peygamberi, kutsal kitapları ve dince kutsal sayılan değerleri korumadığı gibi. Gerçekten anılan maddeler de, haşa,  korunmaya ihtiyacı olmayan Allah'ı, Peygamberleri değil, bunlara karşı yurttaşlarda var olan saygı ve sevgi duygusunu,  bu inanca saygı gösterilmesini talep hakkını korumaktadır. Bu kamu düzeni bakımında da gereklidir ve laikle hiç bir ilgisi yoktur. İşte bunun gibi 5816 sayılı Kanun da Atatürk'ü değil, ona olan minnet, saygı ve sevgi duygusunu korumaktadır. Son zamanlarda bazı köşe yazarlarının ileri sürdüğü gibi bu Kanuna gerek olmadığı, Atatürk'ü "milletin koruyacağı" yaklaşımı doğru ve bilimsel değildir, gerçekçilikten de uzak ve ütopiktir. O zaman aynı mantıkla ceza kanununa gerek yoktur, buradaki suçlarla korunan değerleri de millet koruyabilecektir! Oysa devletin oluşmasıyla birlikte yurttaşlar cezalandırma hakkını ona devretmiş olmaktadır. Önemle belirtelim ki Kanun, Atatürk'ü eleştirmeyi değil, onun anısına hakaret edip sövmeyi cezalandırmaktadır. Bunun ise, ifade özgürlüğü ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Herkes, hakaret etmeden, sövmeden eleştirmeyi öğrenmelidir, aksi halde bunu kanun sağlamalıdır. Nitekim hakaret suçunun da varlık sebebi budur.

SABIRLAR ZORLANMAMALIDIR

Şimdi eğer siyasi iktidar Atatürk konusunda samimiyse, tam da "okyanus ötesi" esintileri yayan, Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü'nün "Cesaretiniz varsa 5816 sayılı Kanunu kaldırın" hezeyan ve meydan okumasına karşılık 5816 sayılı Kanundaki suçların cezasını, artan saldırıları ve buna karşı toplumsal hassasiyeti de gözeterek bu suçların işlenmesini göze alınamayacak ölçüde artırmalı, ayrıca suçun maddi unsuruna Atatürk'e "iftira atılması" da eklenmelidir. Çünkü hiç bir somut temele, belgeye, tarihsel gerçekliğe dayanmaksızın, kendisini tarihçi gibi gören herhangi bir "mensup" veya "meczubun",  tarihsel gerçekleri çarpıtarak Atatürk'e iftira atması, kin kusması kabul edilebilir bir durum değildir, bu ifade özgürlüğü ile de açıklanabilir değildir. İfade özgürlüğü, iftira, çarpıtma ve dedikodu özgürlüğünü içermez.  Asıl hukuk bunun önüne geçmezse millet gereğini yapacak konuma gelebilir. Sabırlar zorlanmamalıdır.

Ulu Önder'i sonsuz bir minnet, sevgi ve saygı ile anıyor, aziz hatırası ve bu ülke için yaptıkları önünde saygı ile eğiliyorum. Mirası her ahval ve şeraitte, bedeli ne olursa olsun korunacaktır. Ülkemizin yeni bir milli mücadeleye, yeni bir kuvvayı milliye ruhuna, kuruluştaki heyecan ve kararlılığa, alt kimlikleri reddetmeyen ancak buna dayalı ayrışmaları reddedip millet olma şuurunda birleştiren bir anlayışa ihtiyacı olduğu açıktır. Şimdi tam da gerçek anlamda Atatürk'e, her alanda onun işaret ettiği politikalara dönme zamanıdır.

Kurtuluş; kuruluşta ve Atatürk'tedir, onun görüş ve ilkelerinin iktidara gelmesindedir.

 

Ümit Kocasakal

Odatv.com
  
14.11.2017 22:51:35

Yorumlar


Adınız:





Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim