Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin

Hak Arama Bilinci





HAK BİLİNCİ

Hak: Hukuk düzeninin kişilere tanıdığı ve koruma altına aldığı yetkilerdir. Yaşam hakkı, mülkiyet hakkı vs. Ancak hukuk düzeninin korumadığı haklar da vardır. Örneğin; komşuluk hakkı, akraba hakkı, misafir hakkı vs. Bu tür hakları ise örf, ahlak ve din belirler ve koruma altına alır. Bir başka ifade ile hukuk sisteminin korunaksız bıraktığı alanları örf, ahlak ve din doldurur.

Hakkın olduğu yerde adalet, hakkın kaybolduğu yerde zulüm vardır.

Hz. Ali diyor ki, “Hakkın ne olduğunun öğrenirsen haklının kim olduğunu da bulursun.” Hak kavramının tüm boyutları ile neyin hak olup olmadığını öğrenmek gerek. Hak, hak edilen demektir.  Hak edilmeyen ise hak ihlalidir. Kul hakkı da buradan çıkar. Gecenin saat 02 sinde apartmanda veya arabada yüksek sesle müzik dinlemek ancak komşuların rızası ile mümkün olabilir onların rızası yoksa bu hak değil zulüm olmaya başlar. Hakkın sınırı başkalarının özgürlük alanıdır. Aksi takdirde her güçlünün istediğini yaptığı bir ülkede anarşi ve kaos hakim olur. Tüm hakları koruma altına alan kuvvet ise toplumsal sözleşme ile yetkilerimizi devrettiğimiz devlettir. Devletin bu yetkilere ne oranda sahip çıktığı ise hukuk sisteminin kalitesi ile ölçülür. Bunu da o toplumda yaşayanlar belirler. Bu durum demokratik bilinçle doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden aydınla, toplumun gelişiminde çok önemli bir yer tutar.  Aydınları yetersiz olan toplumlar haklarını zamanla kaybetmeye mahkum olurlar.

İnsanlik tarihibunun ölçüsünü asırlar öncesinden vermiştir. “Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına yapmayın.”

Bir toplumu bireyler oluşturur. Bireylerin toplamı o ülkenin yaşam tarzını, hukuk sistemini kısaca tüm sosyal hayatını belirler. Bir ülkede insanlar hırsızlığın kötü bir şey olmadığına inanırsa o ülkede huzur olabilir mi? İnsanlar başkasının malını çalmasının serbest olduğu bir ülkede hiç kimse çalışmaz herkes başkasının malına göz diker. Haliyle üretim durma noktasına gelir. Zira sadece güçlü olan kazanır ancak bu kazanma kısa vadelidir. Uzun vadede hiç kimse o toplamda çalacak bir şey bulamaz.

Haklar çeşit çeşittir. İnsanın Rabbine ve nefsine karşı olan hakları, Yaşadığı topluma ve devlete olan hakları; maddi haklar yönüyle ise sözgelimi, fakirin hakkı, dostluk hakkı, akraba hakkı, komşu hakkı, koca hakkı, çocuğun hakkı, misafir hakkı, yolcu hakkı, hayvan hakkı vb.

Bireylerin menfaatleriyle ilgili olan ve fertlerin söz sahibi olduğu haklara da kul hakkı denilmektedir. Kul hakları genel ve özel olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Genel olanlar, toplumda bulunan bütün fertleri ilgilendiren yani onların ortaklaşa sahip oldukları haklardır. Özel olanlar ise, kamuya açık olmayıp bireyin kendisine ait olan haklardan ibarettir.

 

                 Kaldırıma park eden oto sürücüsü oradan geçecek olan binlerce insanın hakkını gasp ettiğinin farkında değil veya farkında ise de umursamıyor. Bu durum esasen bir kişilik sorunu bir kibrin sonucudur. Bu sürücü yaşadığı ülkeye ve topluma şu mesajı veriyor. Ben önemliyim ve bu toplumda herkes bana saygılı olmak zorunda. Sizleri umursamıyorum ve ben konulmuş olan bu kuralı ihlal edebilirim.

Ne otosunu kaldırıma park eden kişi haklarını biliyor ne de kaldırımdan geçen insanlar. Her iki grup da haklarını bilmiş olsa idi böyle bir hadisenin yaşanması mümkün olamazdı. Zira kaldırımdan geçen insanlar mutlaka bir mücadelesi içine gireceklerdir. Sürücü şu savunmayı ileri sürebilir. Belediye yeteri kadar otopark yapmadığı için aracımı böyle park etmek zorunda kaldım. Bu durumda sormak gerekir belediyenin yeteri kadar oto pak alanı tahsis etmemesi için nasıl bir hukuki mücadele içine girdim. Yahut böyle bir mücadeleye giriştin mi?  

Elbette o bölgede belediyenin yeteri kadar oto park alanı açmamış olması başlı başına bir sorun. Ancak tarihe baktığımızda hakların verilmediğini ancak yaşayanlar tarafından talep edilerek alındığını görmekteyiz.

İnsanlar haklarını bilmediği için haklarının nerede ve nasıl gasp edildiğini ve hangi vasıtalarla bu gaspın gerçekleştiğin de bilemez. Rant uğruna otolar için park alanı bırakmayan belediyeye karşı yapılacak mücadele belediyenin bu yanlıştan dönmesine neden olabilir.

İnsanlar kendilerini başkalarından üstün gördükleri için böyle bir davranış modelini tercih ederler. Ancak burada ciddi bir sorun yatar. Bu insanlar kendilerinden daha güçlü bir ile karşılaştıklarında onlara teslim olur ve boyun eğerler. Oysaki herkesi eşit kabul eden ve herkesin hakkını rıza gösteren şahıs kendinden daha üstün hiç kimsenin varlığını kabul etmez ve hukuktan başka bir güç tanımaz. Medeni ülkelerde 3. dünya ülkelerinin farkı burada yatar.

Demek ki ortak aklı ürünü herkesin ortak menfaatleri olmalı.

Peki trafik kurallarına bakalım. Bir ülkede trafik kuralları neden konur? İnsanların huzur ve güvenliği için. Şayet kırmızı ışıkta durmak kötü bir şey olsaydı hiçbir ülke kırmızı ışığı kullanmaz ve yollar sürücülerin insiyatifine bırakılırdı. Peki bir an için tüm trafik ışıkların kapatıldığını tüm trafik tabela ve işaretlerinin kaldırıldığını düşünelim. Ne olur?   Hiç kimse işini saatinde gidemez. Trafik kazaları on katına çıkar insanlar adeta sinir küpüne dönerler.  

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Mikrobiyoloji Doktorası almış, başarılı bir bilim insanı olan ve şu anda NASA’da çalışan Dr. Neva Çiftçioğlu Banes’in başından geçen bir olay, kendi kaleminden:

“İş ve eş gereği ABD Houston Teksas’ta yaşıyorum. Geçen hafta başımdan geçen ilginç ve gerçekten çok etkilendiğim olay evime yakın bir postanede gerçekleşti.

Yeni yıl hediyesi olarak internet aracılığıyla satın aldığım kol saati paketten camı çatlamış çıkınca, vakit kaybetmeden derhal iade formunu doldurup soluğu postanede aldım. Postaneye girdiğimde 20–25 kişi kuyrukta hizmet bekliyordu.

Burada Noel de yaklaştığı için marketten bir ekmek bile alınsa mecburen onlarca insan arkasında sıraya dizilip normalden çok daha uzun süre beklemek zorunda kalınıyor.

Çalışan sayısı sadece 2 kişi olunca, hele bir de hizmet edenler işinden, canından bezmiş ve isteksizliğin yansıdığı süratle iş görünce bekleme süresi sabırları zorlayacak düzeye tırmanıyor.

Girdiğim kuyrukta arkama döndüğümde bir 30–35 kişinin daha geldiğini gördüm. “Neyse, en azından ortalardayım” diye sevinme payı çıkardım.

Tam 40 dakika sonra sıra bana geldi. Paketi görevliye uzattım, “Adresler üzerinde yazılı” dedim. “Paketi neden bantla kapatmadınız?” diye sordu. Girişteki“Paket içeriğini görmek isteyebiliriz. Lütfen paketlerinizi açık bulundurunuz” uyarısını gösterdim. Sesini yükselterek sinirle “Kapıda ne yazdığını iyi biliyorum. Derhal paketinizi bantlayın” dedi.

Sıradaki herkes artık bizi dinliyordu. Yanı başındaki bantı göstererek, “Rica etsem verebilir misiniz?” dedim. Yanıt yine aynı yüksek sesle geldi: “Hayır, o bant bana ait, müşteri kendi bantını kullanacak!” “Yanımda bant yok, sizin bant için para ödesem...” dediğim an görevli hanım sesini daha da yükseltti. Üç adım ötede, bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki, sadece paketleme servisleri için yapılmış 20 dolarlık bantı işaret ederek satın almamı istedi. “15 santimetrelik kutu için bana o bantı satın aldırmanız size mantıklı geliyor mu?” diye sordum. “Bantı al ve derhal sıranın sonuna geç!” diye bağırırken sinirden kıpkırmızı kesilmişti.

 Aynı hışımla kuyruktaki bir sonraki kişiyi (“Sıradaki” anlamına gelen) “Next!” diye çağırdı.

İşte o an dondum kaldım... Çünkü sırada hiç kimse ilerlemedi. Sıranın başındaki beyefendi, “Şu kutuyu derhal bantlayın ve hanımefendinin işini bitirin önce” dedi.

Görevli öfkeyle bağırıyordu: “Anyone else... Next!” 30 kişi yerinden bile kıpırdamıyordu. İkinci görevliye de gitmiyorlardı. Hizmet adeta durmuştu.

Sıradan bir yaşlı bayan, “76 yaşındayım ve dizlerim ağrıyor, ama o bayanın paketini bantlayıp görevinizi yerine getirmediğiniz sürece buradan bir adım atmıyorum” dedi.

Görevli elimden paketi sinirle çekip kutuyu benim söylediğim postane bantıyla yapıştırdıktan sonra ödememi alana kadar karmakarışık duygularla kalakalmıştım.

 Neredeyse ağlamak üzereydim. Sıraya dönüp “Thank you all” (Hepinize teşekkürler) diyebildim sadece... Gülümseyerek el salladılar. Dışarı çıkıp arabama oturunca kontağı çalıştırmadan bir süre park yerinde düşündüm.

Herkesin işi gücü var. Nasıl oldu da tek bir kişi “Acelem var” diyerek sıranın önüne atlamadı? Nasıl oldu da onca kişi bir kişiye yapılan haksızlık için tepki gösterdi? O sırada benden hemen sonraki yaşlı beyefendi işini tamamlamış, dışarı çıkmıştı. Arabama yaklaştı, pencereyi açtım. Gülümseyerek kafamdan geçen soruları yanıtladı:

“Size yapılan bu yanlış için üzgünüm. Doğada hayvanlar, ağaçlar ve hatta mikroplar birbirleriyle bağ içerisinde hareket ederken biz insanlar birbirimizden çok koptuk. Yanlış, anında tespit edilerek sineye çekilmeden, derhal toplu olarak tepki gösterilmez ise ‘normalleştirilir’. O hizmet eden bayan bir dahaki sefere yanlış yaparken iki kez düşünecek. Biz görevimizi yaptık...”

Kendimize veya bir başkasına yapılan haksız bir davranış karşısında korktuğumuz veya başka nedenlerle tepkimizi göstermediğimiz sürece yaşamımızda bizi çok daha kötü günlerin beklediğine kesinlikle inanabiliriz.

Demokratik bilince sahip toplumdan bir örnek… Bizler başkalarına yapılan haksızlıklara tepki göstermediğimiz müddetçe kendi haklarımızı dahi savunmakta güçlük çekeceğiz. Zira hiçbir insan bir topluma karşı güçlü olamaz. Hiçbir zorba da topluma karşı zorbalık yapamaz. Hukuk ise her zaman sizin imdadınıza yetişemez. Örnekte olduğu gibi…







Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim