Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin


Devlet başkanlarının adaletle imtihanı



DEVLET BAŞKANLARININ ADALETLE İMTİHANI.

Konumuza güzel bir hikaye ile başlayalım..

 Deylem padişahlarından ve diğer padişahlardan hiç biri Adudu'ddevle'den daha âdil, daha zeki ve ileri görüşlü olamamıştır. İmarı seven, himmetli, faziletli ve siyasî idi. Bir gün muhbir ona şöyle mektup yazdı:

"Bir gün  Yol kenarında duran çehresi sararmış, yüzü ve boynu yaralanmış bir genç gördüm. selamlaştık "Ne bekliyorsun?" dedim. —Sultanı âdil ve kadısı insaflı olan bir şehre gitmek için arkadaş arıyorum. — N e söylediğini biliyor musun? Adudu'd-devle'den daha âdil, şehrin kadısından daha âlim bir kadı mı istiyorsun? —Adaletli padişah olsaydı memleket işlerinde uyanık, hâkimi dosdoğru olurdu. Hâkimi müstakim olmayınca padişah nasıl âdil olur? Bilakis gafildir. —Padişahın gafletinden, kadı'nın adaletsizliğini nasıl anladın? —Hikâyem uzundur. Dedi ve başından geçenleri bana anlattı..

-- "Bilmeni isterim ki ben filan tüccarın oğluyum. Babamın sarayı bu şehrin filanca mahallesindedir. Babamın nasıl bir adam olduğunu, malını ne şekilde kazandığını herkes bilir. Babam Hakk'ın rahmetine ulaşınca, ben birkaç sene zevk u sefa ile meşgul oldum. Sonunda büyük bir hastalığa tutuldum. Yaşamaktan ümidimi kestim. Bu hastalık esnasında, eğer bu hastalıktan kurtulursam Allah (c.c.) için hac ve gaza yapmayı adadım. Allah (c.c.) bana bu hastalıktan şifa verince hacca niyet ettim. Gazayı daha sonra yapacaktım. Bütün köle ve cariyelerimi azad ederek, her birine altın, mal ve ev vererek, onları birbirlerine nişanladım. Bütün malımı satarak 50.000 dinar elde ettim. Sonra kendi kendime, önümde iki tehlikeli yolculuk olduğundan, bu kadar parayı beraberimde taşımanın doğru olmadığını düşündüm. 30.000 dinarı götürüp, kalanı bırakmaya karar vererek gidip iki küp aldırdım. Her birine 10.000'er dinar koyarak, "Bunları birine emanet etmem lâzım" dedim. Gönlüm şehrin kadısında karar  kıldı.

Kendi kendime "O, hâkim ve âlim kişidir, melik, müslümanların mal ve canlarını ona emanet ve itimat etmiştir. Hiç bir şekilde hıyanet etmez" dedim. Gidip tatlılıkla durumu anlattım, kabul etti. Ben sevinerek evime gelip, emaneti gece vakti ona teslim ederek yola çıktım.  

"Hac farizasını yerine getirip, Medine'ye gittim. Oradan da gazilerle buluşmak üzere Anadolu'ya ulaştım. Kâfirlerle karşı karşıya olmak üzere bir kaç yıl savaştım. Vücudumun ve yüzümün pek çok yerinden yaralandım. Bizanslılara esir düşerek dört yıl zincirde ve zindanda kaldım.

Bir yolunu buldum ve on yıl sonra Bağdata döndüm... Bağdat kadısının ya­ nında 20.000 dinarımın korunduğundan şüphem yoktu. On yıl parasız pulsuz, yamalı elbise ve sıkıntılar içinde yaşadıktan sonra adağımın yerine geldiğini ümit ederek kadının yanına gittim. Selâm vererek oturdum altınlarımı istedim inkar etti. Ben beş bin altın senin olsun gerisin ver dedim kabul etmedi. Bir küpü senin olsun dedim yine kabul etmedi ve bana altınları  veren insan sen  değilsin o genç biriydi dedi. Ben ise çok zorluklar yaşadığım için bu hale geldim dedim ve artık beni tehditk etmeye başladı seni hapse atarım dedi.

 

Kadı, "Sen deli misin seni tımarhaneye bağlarım ve ordan bir daha çıkamazsın " dedi. Paralarımın üzerine oturduğunu, bana hiç bir şey vermeyeceğini anladım, korktum. Çünkü ne emrederse halk onu yapardı. Yavaş yavaş huzurundan kalktım, dışarıya çıktım. Kendi kendime konuşuyordum: "Kokuşan şeyler üzerine tuz serperler. Kokuştuktan sonra tuzun ne faydası olur?" demişler. Bütün deliller doğru kadı içindir. Hâkim adaletsiz olunca, kim ondan adalet bekler? Eğer Adudü'd-devle adaletli olsaydı benim 20.000 dinarım kadı 'nın elinde kalmazdı Ben de böyle aç ve susuz, mal ve mülk hasreti ile kendi şehir ve vatanımdan sürülmezdim. Ve işte gidiyorum".

 Muhbir bu macerayı işitince o adama acıdı ve bir müddet teselli etti. Sonra onu bir dostunun evine götürdü ve bu arada gizlice sultana haber gönderdi. Sultan kişiyi huzuruna çağırdı..

 adam başlangıcından sonuna kadar başından geçenleri anlattı. Adudu'd-devle'nin içi

sızladı, "Üzülme. Bu iş senin değil, benim başıma gelmiştir. O benim memurumdur. İşin halli bana aittir. Allah (c.c.) beni halkı korumam ve kimseye zulüm ulaşmamasını sağlamam için yaratmıştır. Kadıyı müslümanların malı ve canı üzerine doğrulukla hükmetmesi, hile yapmaması, rüşvet almaması için ücret ve aylık ile tayin ettim. Benim topraklarımda ihtiyar ve âlim bir adamdan böyle bir fiil sâdır olursa, genç ve korkusuz kadılardan ortaya ne hıyanetler çıkar. Başlangıçta bu kadı derviş, çoluk çocuk sahibi bir adamdı. Kendisine yetecek kadar aylık verilmesini emrettim. Bu gün Bağdat ve havalisinde o kadar mülkü, akarı, bağı, bostanı, sarayı, dükkânı, ziyneti var ki, hududu yok. Demek o kadar nimet ve bu kadar aylık onu müslümanların malından el çektiremedi" dedi. Sonra adama dönerek, şöyle dedi:

"Sana hakkını iade edinceye kadar ne gözüme uyku girecek, ne de boğazımdan bir lokma ekmek geçecek. Gerekli parayı benden alıp bu şehirden ayrıl. İsfahan'da filanca kişinin yanında kalabilirsin. Biz yazarsak sana iyi bakar. Arayınca da seni onun adresinden buluruz." Ayrılacakları zaman ona 200 altın, beş kat elbise vererek, geceleyin İsfahan'a yolcu etti.

Adudu'd-devle bütün gece ve o gün kadı'nın elinden parayı nasıl alacağını düşündü. Kendi kendine şöyle diyordu: "Eğer saltanat gücü ile kadıyı hapsetsem hıyanetini açıklayıp hiç bir şey söylemeyecek, bu mal da tehlikeye düşecek. Halk da Adudu'd-devle ihtiyar ve âlim bir adama zulmediyor diye beni kınayacak. Benim bu kötü isimli adamın malına tamah ettiğimi etrafa yayacak. Öyle bir çare bulmalıyım ki kadı'nın bu alçaklığı ortaya çıksın, adam da parasına kavuşsun." Bu olayın üzerinden bir iki ay geçti; kadı altınların sahibini artık ortada görmeyince, sevinçle kendi kendine şöyle diyordu: "20.000 dinarım var, fakat bir sene daha sabretmeliyim, belki bir kişiden bu adamın ölüm haberini işitebilirim. Kendisini gördüğüm son durumunda çok yaşamayacağı anlaşılıyordu".

Padişah bir plan hazırladı ve uygulamaya koydu.. Bir  Öğlen vakti Adudu'd-devle kadıya birini göndererek, onu çağırdı ve onunla halvet yaptı. — E y kadı, sana niçin zahmet verdiğimi biliyor musun? —Melik daha iyi bilir. —"Sonumu düşünerek bu dünya ve ülkeye itimat edilemeyeceğini, hayatın bakî olmadığı düşüncesiyle uykudan kalktım.

Yarın ben ölürsem oğullarım başınının çaresine bakar ama kızlarımın hali nice olur onlara bir iyilik yapmayı düşünüyorum ve bir miktar servet bırakmak istiyorum..

Uçan kuşlara benzeyen oğullarımın işleri daha kolay. Bir ülkeden diğer bir ülkeye gidebilirler. Zayıf ve güçsüz olan mesturelerin işi çok zor. Bu gün onların işini düşünebiliyorum. Fakat yarın ölüm gelip yetişince veya ikbalin seyri değişince, onlara bir iyilik yapmak istiyorum. "Şimdi düşünüyorum ki ülkede senden daha âbid, daha dindar, daha tok gözlü, daha dinine düşkün ve daha emniyetli bir adam yok, iki yük (ağırlığındaki) binlerce altın, gümüş ve cevheri emanet

olarak sana bırakayım. Sen, ben ve Allah (c.c.)'tan başka kimse bilmesin. Yarın benim başıma bir iş gelir, onlar da ekmeğe muhtaç olurlarsa onları huzuruna çağır, hiç kimseye duyurmadan bu malı onlara taksim et, yüz ve gözleri açılmadan, halkın ekmeğine muhtaç olmadan her birini bir kocaya ver. Bunun için de sarayının içinde gizli hücreler seçerek içlerine tuğladan sağlam binalar yaptır. Bunlar tamamlanınca bana haber ver. Ben bir gece katilleri vacip olan 20 kişiyi zindandan çıkarmalarını, kaldırdıkları gibi bu malları onların sırtına vurup, yaptırdığın binalara getirmelerini, bu işin gizli kalması için de hepsinin öldürülmesini emrederim". Kadı; —"Emriniz başım üzere, bu hizmeti yerine getirmek için her ne mümkünse yaparım" dedi. Bunun üzerine Melik hadimine tatlılıkla, "Kalk hazineye git, 200 altın al, onları bir keseye koy" dedi. Hadim gitti ve altını getirdi.

Adudu'd-devle onları alarak kadı'nın önüne koydu ve kadıya: — " Bu ikiyüz altını mahzen yapımı için kullan, yetmezse tekrar verilmesini emrederim" dedi. Kadı, "Allah Allah, ben bu işi kendi paramla yaparım" diye cevap verdi. Adudu'd-devle, "Benim ihtiyaçlarım için kendi paranı harcamak sana farz olmaz.. Sana olan itimadı yerine getirmeye çalış, böylece hizmet etmiş olursun" dedi. Kadı, "Melik doğru buyurdu" diyerek altını cebine koydu. Sevinçle dışarı çıktı. Kendi kendine, "Evim altınla dolacak, ihtiyarlıkta bahtım ve talihim bana yar oldu. Eğer Melik'in başına bir iş gelirse, kimsenin benden alacağı olduğuna delili yok, hepsi bana ve oğullarıma kalacak. Bu iki güğüm altının sahibi benden bir ianesini bile geri alamayacak. Melik öldükten sonra ne olabilir?" diyordu. Evine giderek mahzen yapılması için işe başladı. Bir ayda mahzeni tamamlayarak, kalkıp yatsı namazından sonra Adudu'd-devle'ye gitti. Yalnız kaldığı zaman huzuruna girdi.

Melik, "Niçin geldin?" dedi. Kadı, Melik'e, "Emrettiğiniz mahzenin istediğiniz gibi bitirildiğini bildirmeye geldim" dedi. Adudu'd-devle, "Çok iyi, işlerinde ciddi olduğunu anlıyorum. Elhamdülillah zannımca sende hata yok. Gönlümü bu önemli sıkıntıdan kurtardın. Sana söylediğimden binlerce ve yüzbinlerce altının daha fazlasını ve bir o kadar da mücevheri saydım, zaman zaman şehre gelen satıcılardan aldığım bir miktar elbise, misk, amber ve ud ağacını da bunlara ekledim. Bunlar bu hafta hazır bulunur. Ondan sonra bir gün gelip yaptırdığın mahzenin ne şekilde olduğuna bir göz atacağım. Senin hiç bir şekilde zahmet çekmeni istemiyorum" dedi. Malı gasbedilen şahsı İsfahan'dan çağırtmak için bir haberci ve yol parası olarak da bir miktar altın gönderdi. Ertesi gecede kadı'nın evine giderek mahzeni gördü ve beğendi. Kadıya, "Salı gecesi gelip sayılanları görmelisin" dedi. Kadı, "Emredersiniz" dedi. Melik, kadı'nın sarayından dönünce hazinedarına 140 güğüm dolusu altın lira, üç büyük sürahi inci, bir bardak kırmızı yakut, bir bardak lâl, bir bardak firuze hazırlayıp altınların yanına koymasını emretti. Hazinedar bunları hazırlayıncaya kadar da salı gecesi oldu. Adudu'd-devle kadıyı çağırarak elinden tuttu ve hazırlanan malların yanına götürdü. Kadı malları görünce şaşırdı ve "Bu hafta bir gece yarısı bu malı götürmek için bana haber ver" dedi. Birlikte evden çıktılar. Kadı evine döndüğünde sevinçten uçuyordu.

 

Ertesi gün malları gasbedilen adam İsfahan'a geldi. Adudu'd-devle ona, "Hemen şimdi kadı'nın yanına gitmeni istiyorum. Ona. "Şimdiye kadar sabredip senin merhametini bekledim, daha fazla tahammül edemeyeceğim, bütün şehir benim ve babamın ne kadar parası ve malı olduğunu bilir, bana da şahitlik yaparlar, eğer altınlarımı vermezsen vallahi şimdi hemen Adudu'd-devle'ye gider, durumu bildirir, senin değerini öyle düşürürüm ki, dünya "Bak kadı ne yapmış?" diye ibret alır" dersin. Bak kadı ne cevap verecek, eğer altınını geri verirse ne âlâ, eskisi gibi inkârda ısrar ederse, bana haber ver" dedi. Adam kadı'nın huzuruna girip oturdu. Kendisine öğretileni aynen ona söyledi. Kadı kendi kendine düşündü: "Eğer bu adam aleyhimde konuşur ve Adudu'ddevle'nin huzuruna gidip ona şikâyette bulunursa ve o da benden şüphelenirse, malını benim evime göndermez, onun malını geri vermem doğru olur. Çünkü 150 güğüm altın ve bir o kadar da mücevher iki güğüm altından daha iyidir" diye karar verdi. Adama dönerek, "Biraz sabret, bütün dünyada seni arıyordum" dedi. Kalkıp bir odaya girdi. Onu da içeriye çağırıp, yanına oturttu. "Sen benim dostumsun, benim oğlum sayılırsın. Ben onu senin ihtiyatlı olman için saklıyordum. O gün seni geri çağırttım. Elhamdülillah seni görerek bu borçtan kurtuldum. Altınının hepsi koyduğun yerde duruyor" dedi. Kalkıp her ikigüğümü adamın önüne getirdi, ve ona "Bunlar senin altınlarındır, al ve istediğin yere git" dedi. Adam kalkıp çıktı. Kadı'nın sarayına iki hamal getirdi. Altınları hamalların sırtına yükleyip, saraya götürdü. Adudu'd-devle, altın dolu güğümleri görünce güldü ve şöyle dedi: "Allah'a şükür sen hakkına kavuştun. Kadı'nın hıyaneti de ortaya çıktı. Sen benim ne tedbirle bu işi ortaya çıkardığımı biliyor musun?" Devlet ileri gelenleri konuyu kendisinden sordular ve Adudu'd-devle olayı açıklayınca hepsi hayrette kaldılar.

Sonra büyük hâcibe emretti: "Git kadıyı başı açık, ayağı çıplak olarak, sarığını boynuna bağla, çekerek önüme getir." Hâcib gidip kadıyı emredildiği gibi getirdi. Kadı içeri girip de o adamı ayakta elinde altın dolu güğümler ile görünce, "Ah yandım !" dedi. Melik'in ona söylediği ve gösterdiği her şeyin bu altınlar için yapıldığını anladı. Bunun üzerine Adudu'd-devle yüzüne karşı haykırdı: "Sen ihtiyar, âlim, hâkim olasın, mezarının kıyısına geldiğin halde emanete hıyanet edip, haram yersen, diğerlerinden ne beklenir? Bütün mülkünü müslümanların malından hırsızlık ve .rüşvetle elde ettiğin anlaşılıyor. Bu dünyada ben cezanı vereceğim, öbür âlemde sen mükâfatını bul. İhtiyar ve âlim olduğun için canını bağışlıyorum. Fakat malın devlet hazinesinindir." Nesi var nesi yoksa hepsini alıp, kendisine devlet hizmeti vermediler. O adama da altınlarını geri verdiler.(siyasetnameden)

Sultan ne kadar adil olsa da emrindeki insanlar hırsız, yolsuz ve zalim olabilir. Ancak hükümdar iyiniyetli ve gayretli olursa Allah bu zalimliklerden o hükümdarı bir şekilde haberdar kılar. Lakin hükümdar zalim ve yolsuz olursa ülkenin başından bela ve gaile eksik olmaz.

Adalet gemisinin kaptanı her ne kadar hakimler ve kadılar olsa da devletin ve adaletin gerçek sahibi sultan olduğundan Adalet bu nedenle önce sultandan sorulur. Faydasız ilimden sana sığınırız Yarabbi

Necati DAŞTAN

 

 

 

 

 

 






Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim